Kategori arşivi: Türk Dünyasınının Coğrafyası

TÜRKLERİN GÖÇLERİ VE YAYILMALARI

Dünyanın en eski kıtası olan Asya, tarihî ve coğrafî bakımdan beş büyük kısma ayrılmıştır:

1. Kuzey Asya,
2. Doğu Asya,
3. Güney Asya,
4. Ön Asya,
5. Orta Asya.

Bunlardan Orta Asya; kuzeyde Sibirya, doğuda Büyük Kingan (Kadırgan) dağları, güneyde Himalaya ve Hindukuş sıradağları, batıda da Hazar denizi ve Yayık (Ural) nehri ile çevrili büyük bir ülkedir. Türklerin ilk ana yurdunun Orta Asya’da bulunduğu ve dünyanın öteki yerlerine buradan yayılmış oldukları eskiden beri bilinmektedir. Ancak araştırmaların eksikliği ve yetersizliği yüzünden ilk ana yurdun yeri uzun süre kesin olarak tespit edilememiştir.

XX. yüzyıl içinde arkeolojik buluntular, yazılı belgeler, destanlar, diller ve kültürler üzerinde yapılan yeni araştırmalarla ilk ana yurdun yeri hakkında birçok delil ortaya konmuştur. Fakat, bu yer için arkeologlar, tarihçiler, antropologlar, dilciler ve kültür tarihçileri hep ayrı ayrı yerler göstermişlerdir. Bunlardan hangisinin daha isabetli ve doğru bir görüş olduğu meselesine gelince, yazılı belgelerin bilgilerini diğer belgelerin bilgileriyle destekleyen tarihçilerin görüşünün bilim dünyasında daha ağır bastığı görülmektedir. Buna göre, Türklerin ilk ana yurdu, Altay ve Sayan (Kögmen) dağları çevresi ile bu dağların kuzey batı bölgeleridir. Fakat, diller üzerinde yapılan mukayeseli çalışmalarla Türk anayurdunun bu bölgelerle sınırlı kalmadığı, Türklerin buradan doğuya, batıya ve güneye doğru gittikçe yayıldıkları anlaşılmaktadır. Mesela Türkler, M.Ö. 2 bin yıllarının ortalarından itibaren Altay dağlarından Ural dağlarına ve Yayık nehrine kadar olan geniş bozkır sahaya tamamen yayılmışlardır.

Türklerin batıya doğru yayılmalarında Orta Asya’nın coğrafyası adeta yön ve yol gösterici bir rol oynamıştır. Türk anayurdundan batıya doğru yayılan Türkler, Altay ve Tanrı dağlarının birbirine en çok yaklaştığı yerde batıya açılan bir düzlükle karşılaşmışlardır. Coğrafyacıların Cungarya, Türklerin ise Yarış Ovası adını verdikleri bu düzlük, tabiatın kavimlere açtığı adeta bir kapı durumundadır. Bundan sonra Cungarya’nın hemen batısında ortaya çıkan Tarbagatay dağlık arazi ise, Türklerin önünde önemli bir engel teşkil etmemiştir. Tarbagatay’ı kolayca aşan Türkler, Kırgız bozkırı veya Turan ovası adı verilen bugünkü Kazak bozkırlarını tamamen kaplamışlardır. Bu duruma göre, Cungarya ile Hazar denizi arasındaki bozkır saha Türklerin ikinci anayurdu olmuştur.

Kavimler, göç ve yayılmalarında genellikle aşılması güç dağ, nehir, orman ve deniz gibi tabiî (doğal) engellerden daima kaçınarak, kendilerine daima düz ve engeli az zeminler aramışlardır. Zira, büyük tabiî engeller hareketi ve ilerlemeyi zorlaştırdığı gibi, bazen de imkansız hale getirmekteydi.
İpek Yolu, kavimlerin göç ve yayılmalarına tabiatın açtığı adeta tabiî yol durumundaydı. Türk ana yurdundan çıkan Türk topluluklarının bir kısmı kuzey İpek Yolu’nu izleyerek, batıya doğru göç etmişler ve yayılmışlardır. Hun, Ogur (Oğuz), Dokuz Oğuz, Avar ve Ak-Hun gibi Türk toplulukları bunlardan bazılarıdır.

Orta Asya’da tarih öncesi dönemlere dair yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, Türklerin atalarının nerelere kadar yayılmış olduklarını gôrmek mümkün olabilmektedir: Orta Asya’nın tarih öncesi, “Yontma Taş” (Mezolitik) Devri’ne kadar geriye gitmektedir. Bu devir M.Ö. 5000 yılları olarak tarihlendirilmektedir.

Yontma Taş Devri’nin insanı, genellikle ormanlık sahalarda yaşıyor, taşları yontarak basit silahlar yapıyor; avcılık ve balıkçılıkla geçiniyordu. Hatta bu insan, bazı küçükbaş hayvanları evcilleştirdiği gibi, tabiattaki bitkilerden de yararlanmasını öğrenmiş bulunuyordu. Özellikle Türklerin ilk atalarının (proto-Türk), tarihin bu döneminde, yani Yontma Taş Devri’nde avcılık ve balıkçılık yaparak geçindikleri anlaşılmaktadır. Zira av kuşlarından bazıları, onlar için, birer “ongun” (töz= ata kabul edilen kuş veya hayvan) haline gelmiştir. Mesela Oğuz Türklerinde, “şahin, kartal, tavşancıl, sungur, uc-kuş ve çakır” gibi kuşlar birer ongun (töz) idi.

Bu durum, hiç şüphesiz onların, çok erken çağlarda yaşadıkları avcılık hayatının bir hatırasından başka bir şey değildi.
Aynı dönemlerde, Orta Asya’daki ormanlık sahanın insanına göre bozkır sahaların insanı biraz daha ileri durumda bulunuyordu. Daha doğrusu, ormanlık sahanın insanı Yontma Taş Devri’ni yaşarken bozkır sahanın insanı Cilalı Taş (Neolitik) Devri’ne geçmiş durumdaydı. Zira, Mançurya’dan Hazar denizine kadar uzanan bozkır sahalarda genellikle cilalı taş aletler bulunmuştur. Daha da önemlisi, bozkır insanı, M.Ö. II. binyılın sonlarından itibaren Maden Devrine girmiş bulunuyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin ataları, ormanlık sahadan çıkarak, yavaş yavaş Orta Asya’nın bozkır sahalarına yayılmışlardır.

GÖÇLERİN SEBEPLERİ:

Bir topluluğun kendi yerini, yurdunu terk ederek, başka bir yere gitmesine veya yer değiştirmesine göç denir. Sosyal bir olay olan göç, hayatî ve ciddî sebeplere dayanır. Aksi taktirde hiçbir topluluk önemli bir sebep olmaksızın yerini yurdunu terk edip, sonunun nasıl biteceği belli olmayan bir maceraya kalkışmaz. Çünkü, hiçbir göç sahası tamamen boş ve sahipsiz bir yer olmamaktaydı. Göç hareketinde bulunan kütle, buradaki yerli topluluk veya devlete karşı hâkimiyet mücadelesi vermek ve bu mücadeleyi de kazanmak zorundaydı. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, göç hareketinde bulunan kütlenin, yeni göç sahasındaki yerli halkı ya hâkimiyeti altına alması ya da onu buradan sürmesi lazım geliyordu.

Türk toplulukları, bazı zorlayıcı sebeplerden dolayı zaman zaman Orta Asya’daki yurtlarını terk ederek, başka coğrafyalara, başka iklimlere göç etmişler ve yayılmışlardır. Türk topluluklarını zaman zaman göçe zorlayan tabiî, iktisadî, siyasî, sosyal ve askerî sebepleri şöyle açıklayabiliriz:

1. Tabii (Doğal) Afetler ve Salgın Hastalıklar 

Orta Asya’nın ikliminde istikrar yoktu. Buradaki hayat, arka arkaya gelen şiddetli soğukların ve tipinin, sel ve çekirge baskınlarının, otları ve suları yok eden aşırı sıcaklıkların ve kuraklığın daima tehdidi ve tehlikesi altındaydı. Bazı yaz aylarında bir damla bile yağmurun düşmediği aşırı kuraklıklar, bazı kış aylarında da aşırı soğuklar, salgın hastalıkların çıkmasına yol açıyor ve kütle halinde hayvan kırımları meydana geliyordu. Mesela 627 yılında, Göktürk ülkesine çok kar yağmıştır. Bu yüzden koyunların ve atların büyük bir kısmı kırılmıştır. Aynı şekilde, 685 yılında, Oğuzların yurdunda büyük bir kuraklık meydana gelmiştir. Bu kuraklıktan dolayı, atların ve sığırların onda yedisi veya sekizi ölmüştür. Oğuzlar, hayatta kalabilmek için tarla faresi avlamak ve ot kökü yemek zorunda kalmışlardır. Görüldüğü gibi, Orta Asya’da hayatı zorlaştıran ve kütleleri göçe zorlayan sebep, ağır kış şartlarıdır. Aşırı soğukların sebep olduğu salgın hastalıklara, “yut” (yutmak) adı verilmektedir. Sık sık meydana gelen “yut”larla başlıca ekonomik varlıklarını yitiren Türkler, perişan oluyorlar ve güç durumlara düşüyorlardı. işte böyle durumlarda Türk toplulukları için yeni ekonomik sahalar aramak bir zaruret halini alıyordu. Böylece, göçler başlıyordu.

2. Nüfus Artışı ve Otlak Yetersizliği 

Türkler son derece dinamik ve sağlıklı bir topluluk idiler. Üstelik Orta Asya’daki göçebe hayat tarzı, çok sayıda insana ve insan gücüne ihtiyaç gösteriyordu. Bundan dolayı genç nüfus son derece artmaktaydı. Fakat ana yurdun toprakları, hızla çoğalan Türklerin geçimi için yetersiz kalıyordu. Aynı şekilde otlaklar da sayısı gittikçe artan sürülere yetmiyordu. Öte yandan, Orta Asya’nın bozkır sahalarında büyük insan kütlelerini besleyebilecek tarım sahaları hemen hemen hiç yoktu. Ekonomi büyük ölçüde hayvancılığa dayandığı için otlakların önemi daha da artmaktaydı. Otlak yüzünden boylar arasında sık sık silahlı çatışmalar meydana geliyordu. Bu sonu gelmez çatışmalarda ve itişip kakışmalarda mücadeleyi kaybeden boy veya topluluğun kendisine yeni bir yurt ve otlak araması gerekiyordu. Bu durum ise, bozkır topluluklarının adeta değişmez bir kanunu idi.

3. Siyasî Anlaşmazlıklar (İhtilaflar)

Anayurt içinde ve dışında başka yerlere yapılan göçlerin bir sebebi de, Türk tarihinde sık görülen siyasî anlaşmazlıklar idi. Zira Türk siyasî hayatında istikrar yoktu. Türk siyasî hayatı iniş ve çıkışlarla, zirveler ve çöküntülerle dolu idi. Bunun başlıca sebebi, taht veraset hukukunun belirli bir kurala bağlanmaması idi. Türk hâkimiyet anlayışı, tahta çıkmada her hanedan üyesine aynı hakkı veriyordu. Bu da her hükümdar değişikliğinde taht kavgalarına ve bu kavgalar da devletin zayıflamasına, hatta bölünmesine sebep oluyordu. Bazen bu mücadele Türk devletinin istiklali ile ilgili olmaktaydı. Çünkü bozkır insanı, diğer insanlara göre hürriyetine ve istiklaline fazlaca düşkün idi. Sebep ne olursa olsun mücadeleyi kaybeden taraf, istiklali feda edip egemenlik altına girmektense, yerini terk ederek, yeni ufuklara doğru göç etmeyi tercih ediyordu. Mesela böyle bir olay, M.Ö. 58 yılında Hun tahtında oturan Ho-han-yeh ile kardeşi Çi-çi arasında meydana gelmiştir. İç ve dış baskılara daha fazla dayanamayan Ho-han-yeh, istiklali feda edip, Çin hâkimiyetine girerek, durumunu kurtarmak istedi. Bu durum Hun devlet meclisinde sert tartışmalara yol açtı. Hunlar; istiklali feda edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrıldılar. İstiklalin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bulan Çi-çi ve taraftarları, Çin hâkimiyetini tercih eden Ho-han-yeh taraftarlarına karşı mücadeleye giriştiler. Fakat Çi-çi ve taraftarları, Çin’in desteğini alan Ho-han-yeh ve taraftarlarına karşı başarılı olamadılar ve mücadeleyi kaybettiler. İstiklali feda etmek istemeyen Çi-çi ve taraftarları, Batı Türkistan’a çekilerek, burada bağımsız bir Hun Devleti kurdular. (M.Ö. 54)

Siyasî anlaşmazlıklar yüzünden göçler, bazen yeni bir Türk devleti kurulurken meydana geliyordu. Böyle durumlarda, yeni devletin hâkimiyetini kabul etmek istemeyen topluluklar, yurtlarını bırakıp, başka yerlere göç ediyorlardı. Mesela, Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar 744 yılında birleşerek, Göktürk iktidarına son verdiler. Yeni devleti, bunlardan Uygur İl-teber’i (=Uygur beyinin unvanı) oluşturdu. Karluk Beyi, yeni devlette “Sol Yabgu” unvanı ile Uygur Kağanının yardımcısı oldu. Fakat Karlukların büyük kısmı Uygur hâkimiyetini kabul etmediler. Kara Ertiş ve Tarbagatay bölgesindeki yurtlarından ayrılarak, İli ve Şu havzasına gelip yerleştiler.

Aynı şekilde bir göç hareketi de Hazar Devleti kurulurken meydana gelmiştir: VII. yüzyılın ikinci yarısına doğru Kafkasların kuzeyinde bir devlet kuran Hazarlar, Karadeniz’in kuzeyindeki Bulgar topluluklarını da hâkimiyetleri altına almak istediler. Hazarlar, Bulgarların Onogur (On Ogur=On Oğuz) ve Macar kütlelerini kolayca hâkimiyetleri altına aldılarsa da, Kuturgur (Dokur Ogur=Dokuz Oğuz) ve Uturgur (Otur Ogur=Otuz Oğuz) kütlelerine hâkimiyetlerini kabul ettiremediler. Bunlardan Kuturgurlar, diğer Bulgar topluluklarıyla birlikte bölgeyi terk edip, Balkanlara inerek, burada Asparuh önderliğinde Tuna Bulgar Devletini kurdular. Uturgurlar da kuzeye çekilerek, Etil ve Kama nehirleri arasında Etil Bulgar Devletini meydana getirdiler.

4. Ağır Dış ve iç Baskılar 

Türk toplulukları bazen karşı koyamadıkları ağır dış baskılar yüzünden de yurtlarını terk etmek zorunda kalıyorlardı. Bu durum, genellikle Türklerin siyasî bakımdan parçalandıkları ve Orta Asya’ya hükmeden güçlü bir Türk devletinin bulunmadığı zamanlara rast geliyordu. Böyle zamanlarda güçlü bir dış baskı ile karşılaşan Türk toplulukları, istiklallerini değil, yurtlarını feda ediyorlardı. Çünkü onlar, ancak üzerinde hür ve bağımsız olarak yaşayabildikleri toprakları yurt olarak kabul ediyorlardı.
Çinliler, Kitanlar (Hıtaylar) ve Moğollar çeşitli tarihlerde Türk toplulukları üzerinde baskılarını hissettirerek, onları yerlerinden etmişlerdir. Mesela, Çin’den atılan Moğol kökenli Kitanlar, 924 yılında Ötüken bölgesindeki Kırgız Kağanlığına ağır bir darbe vurdu. Bu darbeden sonra Ötüken’de tutunamayan Kırgızlar, Ertiş kaynak havzasındaki eski yurtlarına çekildiler. Öte yandan Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde Cengiz Han önderliğindeki Moğol baskısı daha ağır oldu. Moğolların önünden kaçan Türk boyları, uzun bir göç hareketine girişerek, gelip Anadolu’ya sığındılar.

Türk toplulukları, sadece dış baskılara değil, aynı zamanda birbirlerinin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Hatta dış baskılardan çok iç baskılarla meydana gelen göçün sayısı daha fazla idi. Özellikle, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan göçler, hep Türk topluluklarının birbirlerini itmeleri ve yerinden etmeleri sonucunda meydana gelmiştir. Şimdi bunları tarih sırasına göre birer birer belirtelim:

Sabar (Sibir) Türkleri, V. yüzyılın ikinci yarısına doğru İli nehri havzasındaki yurtlarında Avarların baskılarına maruz kaldılar. Bu baskı üzerine yurtlarını terk ederek Kazak bozkırlarına geçen Sabarlar, buradaki Ogur (Oğuz) Türklerini batıya sürüp, onların topraklarına yerleştiler. Sabarlar, Kazak bozkırlarında yarım asır kaldıktan sonra tekrar harekete geçtiler; On-ogurları (On Oğuz) ve Macarları batıya iterek, Kafkasların kuzeyinde bulunan Etil ve Don nehirleri arasındaki bölgeye sahip oldular.

Sabarlardan sonra aynı baskıya bu defa Avarlar maruz kaldılar. Göktürkler, 552 ve 555 yıllarında olmak üzere arka arkaya vurdukları iki darbe ile Orta Asya’daki Avar hâkimiyetine tamamen son verdiler. Göktürk darbesinden sonra Orta Asya’yı terk eden Avarlar, kendilerine emin bir yurt bulabilmek için batı istikametinde uzun bir göç hareketine giriştiler. 557 yılında Etil (İdil) nehrini geçerek Kafkaslara ulaşan Avarlar, Göktürklerin kendilerini takip ettiklerini duyunca, bu bölgeden de ayrılarak, Orta Avrupa’nın yolunu tuttular. Karpatların çevrelediği Macar ovalarına gelip yerleştiler. Avarlar, burada bir devlet kurarak, 805 yılına kadar siyasî varlıklarını devam ettirdiler.
Birbirlerini itmek ve yerlerinden çıkarmak suretiyle zincirleme bir göç hareketi de Peçenek, Oğuz ve Kuman Türkleri arasında meydana geldi: Issıg ve Aral gölleri arasındaki yurtlarında VIII. yüzyıl içinde Karluk ve Oğuz Türklerinin saldırılarına uğrayan Peçenekler, Yayık ve Etil nehirleri arasındaki bölgeye çekildiler. Peçenekler, burada da rahat olamadılar; Hazar ve Oğuz Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. Kendilerinden önceki Türk topluluklarının yaptığı gibi Etil nehrini geçen Peçenekler, Macarları batıya iterek, Kuban ve Don nehirleri arasındaki bölgeye hâkim oldular.

Türk tarihinin en hazin ve en ağır göç hareketlerinden birini de Uygurlar yaşamıştır: 821 yılından sonra, Uygur devletinin gücü yıldan yıla, savaştan savaşa gittikçe zayıflıyordu. Buna karşılık, Kırgızların gücü günden güne artıyordu. 839 yılında Uygur ülkesinde, büyük kayıplara sebep olan dayanılmaz bir kıtlık meydana geldi. Hayvanların çoğu kırıldı. İç huzursuzluk bütün memlekete yayılmaya başladı. Çin’in entrikaları yüzünden kağanlar duruma hâkim olamadılar. İsyanlar birbirini takip etti. Bu durumu fırsat bilen Kırgızlar, kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler; başkenti (Kara Balsagun) ele geçirdiler; Uygur Kağanını öldürdüler. Kırgızların eskiden beri Uygurlara duydukları kin, burada korkunç bir katliam şeklinde kendisini gösterdi; halk ağır bir katliama (kıyım) tabi tutuldu (840).

Kırgız katliamından kurtulabilen Uygur kütlelerinin bir kısmı, Orhun bölgesinden Kansu’ya kaçarak, Kançov Şehri merkez olmak üzere burada yeni bir Uygur Devleti kurdu. Sarı Uygurlar adıyla anılan bu Türk kütleleri, burada Budizm etrafında yeni bir kültür hareketi başlattılar.

Kırgızların katliamından kaçan önemli bir Uygur kütlesi de, Doğu Türkistan’a gelerek, Turfan ve Başbalık şehirlerine yerleşti. Son Uygur Kağanının yeğeni olan Mengling’i kağan seçerek, Turfan Uygur Devletini oluşturdu.

**Türk tarihinde, etkisini uzun bir zaman içinde ve geniş bir mekanda devam ettirebilen büyük ve kapsamlı bir göç hareketi de, Oğuz Türkleri arasında meydana geldi: 

X. yüzyılda, Türk dünyasını temsil eden büyük Türk topluluklarından biri de Oğuz Türkleri idi. Bu yüzyılda Oğuzların, Hazar denizi ile Seyhun nehrinin (İnci, Sir Derya) orta yatakları arasındaki sahada bağımsız bir devletleri vardı. Aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra Oğuz ana kütlesinden iki ayrı kopma oldu. Bunlardan birinci bölük göç yeri olarak Karadeniz’in kuzeyini, diğeri de İslam ülkesini tercih etti. Greklerin “Uz” (Uzoi), Rusların “Tork” veya “Torci” (Türk) adını verdikleri birinci bölük, Hazar denizinin kuzeyinde oturan soydaşları Peçenekleri batıya iterek, onların yerlerine sahip oldu. Burada fazla kalmayan Uzlar, Etil nehrini geçerek, Peçeneklerin arkasından Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldılar (1054).

Uzlar, Peçenekleri arkadan sıkıştırarak, onların Tuna nehrini geçip, Balkanlara inmelerine yol açtılar. Fakat Kiyef Knezliği, Uzların bölgeye hâkim olmalarına yayılmalarına fırsat vermedi. Kiyef şehrine kadar ilerlemiş olan Uzlar, Ruslar tarafından geri püskürtüldü. Bundan sonra Uzlar, kendi arkalarından Karadeniz’in kuzeyine ulaşan Kuman Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. 1065 yılında, 600 bin kişilik büyük bir kütle halinde Tuna nehrini geçen Uzlar, kollara ayrılarak, Balkanlara dağıldılar. Trakya ve Makedonya’ya kadar uzanan geniş bir akın hareketinde bulundular. Uzların bu akın hareketi, başta Bizans olmak üzere Batı dünyasında büyük korku ve dehşet uyandırdı. Fakat bu sırada meydana gelen şiddetli soğuklar, Uzlar arasında salgın hastalıkları çıkmasına sebep oldu. Bu yüzden onlar, büyük mal ve can kaybına uğrayarak zayıfladılar. Bu durumdan yararlanan Peçenekler, yılgın ve perişan bir vaziyette olan Uzların üzerine saldırarak, onları dağıttılar. Bundan sonra Uzlar, bir kuvvet olmaktan çıktılar ve bir daha kendilerini toparlayamadılar.
Peçenek darbesinden sonra Uz kalıntılarının bir kısmı, Kiyef Şehri çevresine giderek, buraya yerleşti. Balkanlar’da kalan Uz kalıntıları da, Bizans ordusunda hizmete alındı. Bizans ordularının saflarında daha sonra Malazgirt Savaşına katılan Uzlar, kıyafetlerinden ve konuşmalarından soydaşları olduklarını anlayarak Selçuklu ordularının saflarına geçip, savaşın Türkler tarafından kazanılmasında başlıca rol oynadılar.

Uzlardan sonra da bu zincirleme baskılar ve göçler devam etti. Bu defa Uzların arkasında Karadeniz’in kuzeyine Kuman (Kıpçak) Türkleri geldiler. Kumanlar, Uzları Balkanlara itmekle kalmadılar, kendileri de onların arkasından bu bölgeye indiler.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Avarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkır sahalara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara sahip olarak, Kiyef Knezliği’ni ve Bizans imparatorluğunu baskı altına almışlardır. Zaman zaman da Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini kırmışlar ve yok etmişlerdir. Daha da kötüsü onlar, askerî alanda gösterdikleri başarıyı kimliklerini ve kültürlerini korumakta gösterememişler, yeni kültür çevresi içinde eriyerek, ebediyen Türklük dünyasından kopmuşlardır.

5. Fetih Arzusu ve Yeni Vatanlar Kurma Fikri 

Yeni ülkeler fethetme (açma) arzusu ve bunun tabiî sonucu olarak yeni vatanlar kurma fikri de, göçlerin sebepleri arasında sayılabilir. Zira Türkler, bu arzularını ve fikirlerini gerçekleştirebilecek hayat tarzına ve vasıtaya sahip idiler. Bu hayat tarzı konar-göçer bir hayattı; vasıta da at idi. Geçekten de Türkler, ziraat yapan toplumlar gibi kendilerini tabiat kuvvetlerinin elinde hiçbir zaman esir hissetmemişlerdir. Konar-göçer hayat tarzı onlara cesaret, kuvvet ve büyük bir dinamizm kazandırmıştır. Ufuklarını da son derece genişletmiştir. Daha da önemlisi, onlarda yeni ülkeler fethetme ve yeni imkânlara sahip olma arzusu uyandırmıştır. Atın sağladığı sürat ve üstünlük duygusu da, onların bu arzularına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Böylece Türkler, at sayesinde hayret verici bir çabuklukla geniş fetih ve göç hareketinde bulunabilmişlerdir. Mesela, Oğuz Türklerinin Anadolu’ya yönelmelerinde, fetih arzusu ve yeni vatan kurma fikri başlıca rol oynamıştır.

Milattan Önce Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk Göçleri 

Gerek milattan önceki, gerekse milattan sonraki zamanlarda anayurttan dünyanın öteki yerlerine zaman zaman Türk göçleri olmuştur. Milattan sonraki zamanlarda meydana gelen göçler hakkında kesin sayılabilecek bilgilere sahip bulunmaktayız. Fakat milattan önceki zamanlarda olan göçler, belgelerin bulunamaması ve yeterli araştırmaların yapılamaması yüzünden henüz aydınlatılamamıştır. Ancak eski Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu medeniyetleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirgin şekilde Türk kültürünün izine rastlanması, Türklerin çok eski zamanlarda bu yerlere göç etmiş oldukları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Hatta nerede büyük bir devlet kurulmuşsa, orada Türk kültürünün izine rast gelmek mümkündür.39 Bu durum bilim adamlarını ister istemez, Sümer, Hitit, Çin ve İran gibi yerleşik medeniyetlerin atlı-göçebe kavimlerle yakından ilgili olduğu, onların teşkilatçı kabiliyetleri olmadan bu medeniyetlerin ulaştıkları yüksek seviyeye asla varamayacakları düşüncesine sevk etmiştir.

Öte yandan, eski diller üzerinde yapılan mukayeseli araştırmalarla bu hususta daha kesin ve sağlam deliller ortaya konmuştur. Mesela, Sümerce yapı bakımından Türkçenin de dahil olduğu “eklemeli” veya “bitişken” diller grubu arasında yer almaktadır. Daha da önemlisi, bu konuda yapılan araştırmalarla 200-300 kadar Sümerce kelimenin hem ses hem anlam bakımından Türkçe ile ilgisi görülmüştür. Sümerce ile eski Türkçedeki birbirine benzer kelimelerden bazılarını bir örnek olarak aynen buraya alıyoruz. Burada gösterilen kelimelerin ilki Sümerce, ikincisi de eski Türkçedir:

Dingir=Tengri (Tanrı),
Kapkagag=kapkacak,
Men=men (ben),
sag=sag (sağ, sağlam, iyi),
Tibira=temür (demir),
Tin=tin (hayat, ruh),
Giş=yış (orman, dağ, ağaç),
Gişig=eşik,
Gud=ud (öküz),
Tir=yir (yer, toprak),
Nigin=yıgın (yığın, küme),
Zibin=cibin (sivrisinek),
Urugal=korıgan (mezar),
Ud=öd (zaman),
Umuş=ukuş (anlayış, akıl),
Agar=agır (ağır),
Zag=sag (sağ taraf),
Uş=us (akıl, zeka),
U=u (uyku),
Ziz=çeç (tahıl yığını),
Şir=yır (şarkı, türkü),
Marun=karınca,
Dip=yip (ip),
Dirig=irig (iri, kaba, sert),
Ab=eb (ev),
Ai=ay,
Dag=dağ, tağ,
Adda=ata,
Agarın=karın,
Aş=aş,
Ba=bu,
Şu=Şu,
Er=er.

Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür.

Diller arasındaki benzerlik sadece Sümerce ile Türkçe arasında değil, aynı zamanda Türkçe ile Elam, Guti, Hurri ve hatta Bask dili arasında da görülmüştür. Ayrıca, Urartuların dili ile Türkçe arasında da yapı bakımından tam bir benzerlik bulunmaktadır.

Bilim adamlarına göre, Anav (Anau) kültürü ile başta Mezopotamya’daki Sümer medeniyeti olmak üzere İndus nehrinin orta havzasında meydana çıkarılan Mohenjo-daro (Ölüler tepesi) ve Harappa medeniyetleri (M.Ö. III-II. bin) arasında bir iç bağ bulunmaktadır.

Bilim adamları bu iç bağa bakarak, her iki medeniyetin de aynı soydan gelen veya akraba kavimler tarafından meydana getirilmiş olduğu kanaatine varmışlardır. Öte yandan, Kuzey Çin’de kurulan Cov (Chou) Devleti’nde (M.Ö. 1050-247) at kültürü ve Gök Tanrı inancının bulunması, güneş ve yıldızların kutlu sayılması, askerî alanda bazı Türk geleneklerine rast gelinmesi, bu devleti kuran unsurun Türk olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Bundan başka, doğudan gelip, Anadolu üzerinden İtalya’ya geçen ve milliyetleri hakkında bir türlü karara varılamayan Etrüsklerin de bir Türk topluluğu olabileceği, bu hususta yapılan bazı araştırmalar ve değerlendirmelerle oldukça belirli hale gelmiştir. Bu hususta kesin hüküm ise, Etrüsklerin dilleri tamamen çözülebildiği zaman verilecektir.

Yakut (Saka/Saha=Kişi insan) ve Çuvaş Türkleri, pek eski çağlarda Türk ana kütlesinden ayrılıp, anayurt dışına çıkmış Türk topluluklarıdır. Bunlardan Yakut Türkleri, Kuzey doğu Sibirya tundralarına, Çuvaş Türkleri de Ural dağlarının güney batı eteklerine gelip yerleşmişlerdir. Her iki Türk topluluğu da Orta Asya’nın dışına çıkmakla kalmamışlar, diğer Türk toplulukları ile kültürel bağlarını da tamamen koparmışlardır. Bundan dolayı bu Türk topluluklarının dilleri Batı Türkçesinden farklı bir gelişme göstermiştir. Fakat onlar hem Türkçenin en eski özelliklerini hem de eski Türk inancını hemen hemen bütünüyle korumuşlardır.

M.Ö. 1700 yıllarından itibaren tıpkı Arî toplulukları gibi Asya kökenli göçebe topluluklar da Avrupa istikametinde yayılmaya başladılar. Bu toplulukların ilki Kimmerlerdir. Orta Asya‟yı terk ederek batıya kayan Kimmerler, Etil ile Dnyeper nehirleri arasındaki bozkır sahaya dağılıp yerleştiler. Kimmerlerin bu bölgedeki hâkimiyetleri M.Ö. VIII. yüzyıla kadar devam etti. Bu yüzyıl içinde doğudan İskitler tarafından sıkıştırılan Kimmerler, yerlerini terk ederek, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiler ve Orta Anadolu’ya doğru yayıldılar. Kimmerlerin Karadeniz’in kuzeyindeki yerleri ise, tamamen İskitlerin eline geçti. Büyük bir topluluk olan İskitler, M.Ö. VIII. ile M.Ö. II. yüzyıllar arasında Tanrı dağlarından Tuna nehrine kadar uzanan geniş sahaların tek hâkimi oldular. Hatta onlar, zaman zaman Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiler ve Kuzey Suriye’ye kadar uzandılar. Burada önce Asurlularla, sonra Perslerle mücadele ettiler. Bu savaşlarda ne Asurlular ne de Persler İskitlere karşı üstünlük sağlayabildiler. İskitler, M.Ö. II. yüzyılda doğudan Sarmatların, batıdan Gotların sıkıştırması sonucunda tarih sahnesinden çekildiler. İskitlerin yerini alan Sarmatlar ise, M.S. II. yüzyıla kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda varlıklarını sürdürdüler.

Karadeniz’in kuzeyindeki bozkır sahalar, bu defa batıdan ilerleyen Gotların istilasına uğradı. M.S. 180 yıllarında Baltık denizi çevresindeki yurtlarını terk eden Got kütleleri, doğuya doğru ilerleyerek, Karadeniz’in kuzeyindeki sahalara hâkim oldular. Burada iki gruba ayrılan Gotlar, Ostrogotlar (Doğu Gotları) ve Vizigotlar (Batı Gotları) Ģeklinde iki ayrı devlet çatısı altında teşkilatlandılar. Gotların kuzeyinde Baltık denizinden Ural dağlarına kadar uzanan geniş sahalarda da Fin-Ugor toplulukları yaşıyordu. Vistül ile Dnyeper nehirleri arasındaki ormanlık sahalarda ise, dağınık bir şekilde Slav toplulukları oturuyordu. Bu sırada, her iki topluluk da kültür bakımından çok düşük bir seviyede bulunuyordu. Hatta bu toplulukların teşkilatları bile yoktu. Slav topluluklarının kültür bakımından gelişmelerinde, Gotlar ile Hun, Avar ve Bulgar Türklerinin başlıca rolü olmuştur.

Milattan Sonra Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk Göçleri 

Milattan sonraki zamanlarda meydana gelen Türk göçü ve yayılması genellikle iki istikamette cereyan etmiştir: 

1-Güneye doğru (Çin’e ve Hindistan’a Yapılan Türk Göçleri)
2-Batıya doğru.

1. Çin’e ve Hindistan’a Yapılan Türk Göçleri 

Güneye olan Türk göçünün ve yayılmasının iki hedefi vardı. Bunlardan biri Kuzey Çin, diğeri de Kuzey Hindistan idi. Kuzey Çin, aynı zamanda eski çağlardan beri Türk akınlarının hedefi durumundaydı. Türkler, Kuzey Çin’e sadece akınlar düzenlememişler, burada çeşitli adlar altında devletler de kurmuşlardır. Mesela, Kuzey Çin’de Tabgaç (Toba) Devletini (338-557) kuran bir Türk hanedanı idi. IV. yüzyılın ikinci yarısına doğru Kuzey Çin’i ele geçirerek, topraklarını batıda Tarım havzasına, güneyde Yang-tse nehrine kadar genişleten Tabgaçlar, 2 asırdan fazla süre Çin’in en büyük hâkimi oldular. Başlangıçta Türklük özelliklerini titizlikle korudular. Fakat önce mücadele ettikleri Budizm’in etkisinde kalarak, gittikçe gevşediler. Özellikle, Budizm’in tesiri ile millî kimliklerini kaybederek, devletleriyle birlikte Çinlileşmeye başladılar. Daha doğrusu Tabgaç Türklerinin Budizm’e girmelerinden sonra Çinlileşmeleri hızlanmıştır. Sonunda kendi soylarının bütün özelliklerini tamamen kaybedip, yerli halkın içinde erimişlerdir. Birkaç nesil sonra da Tabgaç Türklerinin Çinlilerden pek belli başlı farkları kalmamıştır. Yani, içine girdikleri toplumun bir unsuru haline gelmişlerdir. Çinlileşme tamamlanınca da, hanedan Tabgaç adını bırakarak, Wei adını almıştır.

350 yılları dolaylarında Altay dağları çevresindeki yurtlarından ayrılan bir grup Hun kütlesi, Güney Kazakistan bozkırlarına gelip yerleşti. Ak-Hun veya Eftalit adıyla anılan bu Hun kütleleri, burada fazla kalmadılar; Afganistan’ın Toharistan bölgesine indiler. Burada İran Sasani Devleti ile temasa geldiler. Sasani Devleti’nde iktidar kavgalarına karışan Ak-Hunlar, bir taraftan İran’daki gelişmelere yön verirlerken, diğer taraftan bölgedeki hâkimiyetlerini Kuzey Hindistan’a kadar genişlettiler. Fakat kısa sürede hâkimiyetlerini bütün Orta Asya’ya yayan Göktürkler, İran Sasani Devleti ile anlaşarak, 557 yılında Ak-Hunların siyasî varlıklarına tamamen son verdiler. Ak-Hun toprakları iki devlet arasında paylaşıldı.

2. Karadeniz’in Kuzeyine, Balkanlara ve Orta Avrupa’ya Yapılan Türk Göçleri 

Birbirini takip eden dalgalar halinde Türk göçü ve yayılması asıl batı istikametinde meydana geldi. Türkler, batı istikametindeki göçlerinde ve yayılmalarında iki yol kullandılar. Bunlardan biri “kuzey yolu”, diğeri de “orta yol” şeklinde adlandırılabilir. Kuzey yolunu kullanan Türkler, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurdular. Orta yolu kullanan Türkler ise, Orta Doğu İslam ülkelerine hâkim oldular. Daha önemlisi Bizans’a ait Anadolu’yu fethederek, burada bir yurt kurdular.

Türk göçleri, genellikle doğu-batı ekseni üzerinde gerçekleşmiştir. Hatta diyebiliriz ki, Türkler daima doğudan batıya doğru bir akış içinde olmuşlardır. Türklerin batıya doğru göçlerinde ve yayılmalarında en çok kullandıkları yol, Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa’ya ve Balkanlara ulaşan kuzey yolu olmuştur. Hemen belirtelim ki, bu, tesadüfen meydana gelmiş bir olay değildir. Bu tarihi gelişmeyi kolaylaştıran ve teşvik eden bazı temel sebepler vardır. Her şeyden önce Ural dağlarından Orta Avrupa’ya kadar olan Karadeniz’in kuzeyindeki sahalar, Orta Asya’daki bozkırların tabiî bir uzantısı durumundadır. Daha doğrusu burası bitki örtüsü ve iklimiyle Türklerin kendilerine has hayat tarzlarını sürdürmeye son derece elverişli bir bölge idi. Bu durum hiç şüphesiz Türk göçlerini ve yayılmasını teşvik eden önemli bir faktör olmuştur. Öte yandan, bu yön ve bu yol üzerinde Türklerin önüne aşamayacakları tabiî bir engel veya Çin, İran ve Bizans gibi yerleşik medeniyete sahip büyük bir devlet çıkmamıştır.

Çin, İran ve Bizans engelinin Türkleri ne kadar uğraştırdığı göz önüne alınırsa, bu durumun Türk göçlerini ve yayılmasını ne kadar kolaylaştırmış olduğunu anlamak zor değildir. Eğer bu yönde Türklerin önüne yerleşik medeniyete sahip güçlü bir devlet çıksaydı, Türk göçleri ve yayılması bu kadar kolay olmayabilirdi. Gerçekten de Ural dağlarından Doğu ve Batı Roma topraklarına kadar uzanan Karadeniz’in kuzeyindeki bütün sahalar, eskiden beri göçebe toplulukların yaşadıkları ve birbirleri arasında zaman zaman el değiştirdikleri bir bölge idi. Türklerin bu toplulukları yenmeleri, buradan sürmeleri veya itaat altına almaları pek zor olmamıştır.

Türk topluluklarına kuzey yolunu açan Hun Türkleridir. Orta Asya’daki siyasî hâkimiyetlerini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplanmışlardır. Hun kütleleri, 350 yıllarında teşkilatlarını tamamlamış olmalılar ki, batı yönünde topluca harekete geçtiler. Etil nehrini geçen Hunlar, 374 yılında ilk defa Avrupa’nın ufkunda göründüler. Bundan sonra Hun göçü batıya doğru süratle gelişmeye başladı. Karadeniz’in kuzeyindeki Ostrogot ve Vizigot hâkimiyetleri büyük Hun gücü karşısında arka arkaya çöktü. Bu durum Got kütleleri arasında büyük bir korku ve panik yarattı. Daha da önemlisi, Hun ordularının yarattığı korku ve panik, “Kavimler Göçü” adı verilen genel bir harekete sebep oldu (375). Romalıların “barbar” olarak niteledikleri bu kavimler, bir taraftan Hunlar hakkında korkunç rivayetler uydururlarken, diğer taraftan da birbirlerini iterek, yerlerinden oynatarak kaçışmaya başladılar. Kalabalık Got kütleleri ve bunların önlerine kattıkları kütleler, emin bir sığınak bulmak için kendilerini Roma topraklarına attılar. Bu kütlelerin Roma topraklarına sığınmalarıyla kavimler göçü durmadı; bunlar, Trakya’dan başlayarak, Fransa, İspanya, Kuzey Afrika ve Britanya’ya kadar olan geniş Roma topraklarını alt üst ettiler ve birçok olaya sebep oldular. Önlerine çıkan Roma ordularını arka arkaya yendiler. Romalılar, kendilerini ancak Hunlardan sağladıkları destek kuvvetlerle koruyabildiler.

Hunların başlattığı kavimler göçü hem Türk hem de Avrupa tarihi bakımından önemli gelişmelere yol açtı. Bu gelişmeleri şu şekilde özetleyebiliriz: 

1-) Gotlarla birlikte kavimlerin Avrupa’dan Asya’ya doğru olan yayılmaları ve göçleri Hunlarla birlikte Asya’dan Avrupa’ya olmak üzere birden yön değiştirdi. Hunların açmış olduğu “kuzey yolu”, kendilerinden sonra gelen Avarlar (VI. yüzyılın ortaları), Bulgarlar (VII. yüzyılın ikinci yarısından sonra), Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Kumanlar/Kıpçaklar (IX-XI. yüzyıllar arası) gibi Türk toplulukları tarafından defalarca kullanıldı. Tıpkı Hunlar gibi onlar da önce Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara hâkim oldular. Buralarda güçlü siyasî teşekküller meydana getirerek, Bizans ve Roma Devletleri ile Kiyef Knezliği’ni baskı altına aldılar. Fakat bütün bu Türk topluluklarının sonu, hep Türklük dünyasından sonsuza dek kopmak oldu. Hemen hemen hepsi de içine girdikleri kültürlerin etkisi altında kalarak, millî varlıklarını ve kimliklerini kaybettiler. Sonunda, içine girdikleri toplulukların bir parçası haline geldiler. Geriye tarihî hatıralarından başka bir şeyleri kalmadı.

2-) Doğuda Çin, Türk akınları ve yayılmaları karşısında dünyanın en büyük savunma sistemini kurup reformlar yaparken, Batıdaki kavimler ya Hunlar ile diğer Türk topluluklarının hâkimiyeti altına girmekten ya da onların önünden kaçmaktan başka çare bulamamışlardır.

3-) Kavimler Göçü, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğunu temelinden sarsmıştır. Bu hareket, önce Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasını (395), sonra bunlardan Batı Roma imparatorluğunun yıkılmasını hızlandıran başlıca olay olmuştur (476). Bazı tarihçiler Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasını, bazıları da Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasını Eski Çağın sonu, Orta Çağın başlangıcı olarak kabul etmişlerdir

.
4-) Kavimler Göçü, özellikle Avrupa’nın etnik yapısının değişmesine yol açan önemli bir olay olmuştur. Hunların önünden kaçarak Batı Avrupa’da toplanan kavimler, burada karışıp kaynaşarak, yeni topluluklar oluşturmuşlardır. Bundan dolayı, bugünkü Avrupa’nın etnik temeli Kavimler Göçü sonunda atılmıştır denilebilir.

Orta yol üzerinden yapılan göçlere ve yayılmalara gelince, bu yol tarihin çeşitli dönemlerinde Türkler tarafından defalarca zorlandı. Fakat İran’da bulunan güçlü devletler bir türlü yıkılıp aşılamadı. VI. yüzyıl içinde doğudan Göktürklerin, batıdan da Bizans’ın sıkıştırmaları sonucunda oldukça zayıf düşmüş olan İran Sasani Devleti, Araplar tarafından tamamen çökertildi (Kadisiye Savaşı, 636; Nihavend Savaşı, 642). Böylece Türk topluluklarına yeni bir yol daha açıldı. “Orta yol” adı verilen bu yol, Türklük için en hayırlı yol oldu. Çünkü Çin’e, Hindistan’a, Balkanlara ve Orta Avrupa’ya giden Türk toplulukları, içine girdikleri çevrede gittikçe eriyerek millî kimliklerini tamamen kaybetmelerine karşılık, “orta yolu” takip ederek Orta Doğu İslam ülkelerine hâkim olan ve Anadolu’yu fethedip, burada yeni bir vatan kuran Türk toplulukları, hem siyasî istiklallerini hem de millî kültürlerini bütünüyle korudular.

Türklerin topluca İslam dinine ve medeniyeti çevresine girmeye başladıkları X. yüzyılda, Türklük dünyası siyasî bakımdan tamamen parçalanmış, Türk toplulukları da birbirleriyle mücadele eder durumdaydı. Daha doğrusu, bu yüzyılda, Orta Asya’nın tamamına ve Türk topluluklarının hepsine birden hükmeden bir Türk devleti bulunmuyordu. Türklük dünyasındaki sonu gelmez iç mücadeleler de, zaman zaman Türk topluluklarının bölünmelerine ve göç etmelerine yol açıyordu. Çünkü, mücadeleyi kaybeden taraf, genellikle kendisine yeni bir yurt aramak zorunda kalıyordu. Başka bir ifade ile onlar, istiklallerini değil, yurtlarını feda ediyorlar ve üzerinde hür olarak yaşayabilecekleri yeni bir yurt arayışına çıkıyorlardı.

Yeni yurt arayışı için yapılan göçler, Orta Asya’nın içinde herhangi bir bölgeye olabileceği gibi, Orta Asya’nın dışında başka ülkelere de olabilmekteydi. X. yüzyılda, Orta Asya’da Türk göçlerinin hemen hemen tek bir istikameti vardı; o da batı idi. Daha önce belirttiğimiz gibi, batıya, yani Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan Türk göçleri Hunlardan beri devam ediyordu. XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren buna bir de İslam ülkeleri üzerinden Bizans’a ait Anadolu eklendi.

Biraz yukarıda belirtildiği gibi, X. yüzyılın ikinci yarısına doğru Oğuz ana kütlesinden kopan ikinci bölük, göç yeri olarak, İslam ülkelerine yönelmiştir. Bu bölüğün başında Oğuzlar Devleti’nde sübaşı olan Selçuk bulunuyordu. Burada bir soru ortaya çıkmaktadır. O da şudur: Selçuk, göç yeri olarak, niçin daha önceki soydaşları gibi Karadeniz’in kuzeyini değil de, halkı Müslüman olan bir uç şehrini (Cend) tercih etmiştir? Burada hemen belirtelim ki, Karadeniz’in kuzeyini kullanarak, batıya giden Türk toplulukları ne kadar teşkilatlı ve ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, Bizans engeline çarparak dağılıyorlar veya Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini imha ediyorlardı.53 Aradan geçen uzun veya kısa bir süre sonra da millî kimliklerini ve varlıklarını bütünüyle kaybediyorlardı. Selçuk, büyük bir ihtimalle soydaşlarının bu akıbetini duymuş olmalıydı. Üstelik bu tarafta, Selçuk’un önünde savaş gücüyle aşamayacağı büyük bir engel olan Hazarlar Devleti bulunuyordu. Ayrıca, bu sırada Oğuzlar arasında büyük bir Hazar korkusu vardı.

Diğer taraftan, bir buçuk asırdan beri İslam devletinin (Abbasiler) hizmetine giren Türklerin İslam ordularında yüksek mevkilere çıktıkları ve büyük başarılar elde ettikleri duyulmakta ve yayılmaktaydı. Yine çoktan beri Türkler ile Müslümanlar sınır komşusu idiler. Aralarında son derece canlı ticarî ilişkiler cereyan etmekteydi. Özellikle, Harezm ve Cürcan (Gürgan), Oğuzların alış veriş yaptıkları İslam ülkelerinin başında geliyordu. Böylece Oğuzlar, özellikle Selçuk, İslam dininin ve medeniyetinin üstünlüğünü yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Ayrıca o, kendi devletine karşı başlattığı mücadeleyi, sonuna kadar devam ettirtmek azminde ve kararındaydı. İşte, bütün bu sebepler, Selçuk’un başında bulunduğu Oğuzların İslam dünyasını tercih etmelerinde başlıca rol oynamıştır.
Burada bir de şu soruya cevap vermemiz gerekmektedir:

X. yüzyıldan itibaren büyük kütleler halinde İslam dinine ve medeniyetine girip, Anadolu’yu fethederek burada yeni bir vatan kuran Türkler, çeşitli ülkelere giden soydaşlarının akıbetinden kendilerini nasıl kurtarıp, bugüne kadar millî kimliklerini ve kültürlerini korudular?

Hemen belirtelim ki, bu tarihî gerçeğin bir değil, birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebepler şu şekilde açıklanabilir:

Kütlelerin topluca kimlik değiştirmelerinde din ve dil unsurunun başlıca rolü vardır. Burada hemen belirtelim ki, içinde yaşadıkları coğrafyadan ayrılmayan topluluklarda dil değiştirme olmadığı müddetçe, din değiştirme kimlik değişikliğine yol açmamaktadır. Mesela, Farslar İslam dinine girdikleri halde dillerini değiştirmedikleri için millî kimliklerini ve kültürlerini korumuşlardır. Hâlbuki İslam dinine giren Kuzey Afrika toplulukları dillerini koruyamadıkları için millî kimliklerini kaybedip, Araplaşmışlardır. Öte yandan, Orta Asya’nın dışına çıkan Türkler için kimlik değiştirme genellikle din değiştirme ile başlamıştır. Mesela, Tabgaçlar ile Tuna Bulgarlarında durum tamamen böyledir. Bunlardan Tabgaçlar Budizm’e girerek Çinlileşmiş, Tuna Bulgarları da Hıristiyanlık dinine girerek Slavlaşmıştır. Fakat bu hususta Türkiye Türklerinin durumu tam bir istisna teşkil eder ki, işte bizim de üzerinde durduğumuz asıl konu budur.

X. yüzyıldan itibaren büyük kütleler halinde İslam dinine giren bugünkü Türkiye Türklerinin ataları, XI. yüzyılın ikinci yarısına doğru kurdukları Selçuklu Devleti ile Orta Doğu İslam dünyasına tamamen hâkim oldular. Hemen belirtelim ki, Selçuklu Türkleri, Orta Doğu İslam dünyasındaki siyasî üstünlüklerine denk bir üstünlüğü kültürel alanda kuramadılar. Onlar, kendi dillerinde, millî ve manevî değerleri yaşatacak ve geliştirecek millî bir edebiyat meydana getiremediler. Sarayda, orduda ve kendi aralarında Türkçe konuşmalarına rağmen, edebiyatta, tarih yazıcılığında ve yerli halkı idare etme zaruretinden dolayı da resmî yazışmalarda Farsçayı, ilimde de Arapçayı kullandılar. Bu vaziyette, Selçuklu Türklerinin Orta Doğu İslam dünyasında siyasî hâkimiyetleri devam etseydi bile uzun süre millî kültürlerini ve kimliklerini korumaları mümkün olamazdı. Hâkim kültürler karşısında Türk kültürü varlığını koruyamazdı. Türk toplulukları da büyük ölçüde Farslaşır ve Araplaşırdı. Nitekim Fars ve Arap coğrafyasında kalan Türklerin akıbetleri hep böyle olmuştur.

XI. yüzyılın ikinci yarısından sonra yukarıdaki tehlikeli gelişmeyi önleyecek tarihî bir olay meydana geldi. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile anavatan Orta Asya’dan binlerce kilometre uzaklıkta Türklüğün önüne yeni ve ebedî bir yurt açıldı. Zira Türkler, bu zaferden sonra 5-10 sene içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethedip, burayı vatan haline getirmeye başladılar. Daha da önemlisi burada, Türk varlığını kökleştirecek ve devamlı kılacak birçok siyasî teşekküller meydana getirdiler. Bunların en önemlisi hiç şüphesiz Türkiye Selçuklu Devletidir. Fakat Türkiye Selçukluları da, hiç de zorlayıcı bir sebep olmadığı halde kültür politikasında Büyük Selçukluların yolunu izlediler. Yine devlet hayatında, edebiyatta, tarih yazıcılığında ve ilimde Farsça ve Arapça hâkim dil oldu. Bu yanlış kültür politikasına ilk tepki Anadolu Türkmen Beyliklerinden geldi.

1277 yılında yanına aldığı Selçuklu şehzadesi Gıyasettin (Alâeddin) Siyavuş ile Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey, burada adı geçen Selçuklu şehzadesini tahta çıkarıp, kendisi de onun veziri olduktan sonra ilk icraatını kültürel alanda yaptı.

Mehmet Bey’in bu kültürel faaliyeti “Divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacak” şeklinde yayınladığı bir ferman idi. Mehmet Bey bu fermanla devleti ve toplumu yabancı kültürlerin boyunduruğu altından kurtarıp, Türkçeyi devlet ve toplum hayatında hâkim kılmak istedi. Ancak o, kendi fermanını kendi devrinde bile uygulama fırsatı bulamadı. Gerçekten de Karamanoğlu Mehmet Bey’in Divanından çıkarak günümüze ulaşmış hiçbir Türkçe resmî belge bulunmamaktadır. Buna rağmen bu ferman etkisiz kalmadı; Türk kültür tarihinde çığır açıcı bir rol oynadı. Her şeyden önce bu ferman, Selçukluların yerini alan Anadolu Türkmen Beyliklerinde büyük ölçüde Türkçeye dönüş hareketini başlattı. Türkçeye dönüş hareketi de, millî kültürün kaynağı olan millî edebiyatın doğmasında ve gelişmesinde başlıca rol oynadı. Gerçekten de Anadolu Türk beyleri, kendi çevrelerinde topladıkları ediplere ve bilginlere Farsça ve Arapçadan birçok eseri Türkçeye tercüme ettirdikleri gibi, onlara Türkçe ile eserler de yazdırdılar.

Türkçeyi devlet ve toplum dili olarak kullanan Osmanlılardır. Osmanlılarda bütün resmî yazışmalarda, edebiyatta ve tarih yazıcılığında Türkçe kullanılmıştır.
Bu hususta şu hükme varıyoruz: Anadolu’yu fethederek, burada yurt tutan Türkler, din ve medeniyet değiştirmelerine rağmen dillerini değiştirmemişler ve onu korumasını bilmişlerdir. Aksi takdirde ana yurdun dışına çıkan diğer soydaşları gibi onların da, millî kimliklerini ve kültürlerini korumaları mümkün olmayabilirdi. Zira Türkiye Türkleri, Fars ve Arap coğrafyalarından ayrıldıkları halde bile, dillerini Fars ve Arap kültürlerinin tesirinden tamamen kurtaramamışlardır.

Anadolu’da Türk kimliğinin ve kültürünün korunmasında İslam dini de müspet bir rol oynamıştır. Çünkü Anadolu bir Hıristiyan ülkesi idi ve burada Grek ve Roma kültürü ile bütünlemiş Hıristiyanlık dini hâkimdi. Eğer Türkler İslam dinine girmeden bu ülkeye gelselerdi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya giden soydaşları gibi Hıristiyanlaşmaları kaçınılmaz olurdu. Öte yandan, İslam dini en mükemmel ve en son din olduğu için bu dine giren topluluklarda diğer semavî din mensuplarında olduğu gibi tekrar yeni bir din ihtiyacı ve arayışı hiçbir zaman olmamıştır. Zira Alman kökenli Rus Bilgini Barthold’un da tespit ettiği gibi, tarihte İslam dinine girip de, daha sonra bu dini bırakarak başka bir dine geçen hiçbir topluluk görülmemiştir. Bu tarihî gerçeğin en açık örneğini Anadolu’da görmek mümkündür. Gerçekten de, eksik ve üstelik bozulmuş bir dinin mensupları olan Anadolu’nun yerli halkının, en mükemmel ve en son din olan İslam dinine mensup Türkleri din bakımından etkilemeleri hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Üstelik İslam dini, Anadolu’da Türkler ile yerli halkın karışıp kaynaşmasını önleyici bir rol oynamıştır. Bundan dolayı Anadolu’nun Hıristiyan yerli halkı ile Müslüman Türk toplumu hiç karışmadan kültürlerini koruyarak günümüze kadar getirmişlerdir.

Anadolu’nun coğrafî durumunun da, buradaki Türk varlığının yerleşmesinde ve kökleşmesinde önemli bir katkısı bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Anadolu’nun üç tarafı aşılması son derece güç tabiî engellerle, yani denizlerle çevrilidir. Tek çıkış noktası olan Boğazlar da yerleşik bir medeniyete sahip Bizans Devleti tarafından tutulmakta idi. Eğer burada önlerine denizlerle Bizans engeli çıkmasaydı, Türkler boğazları kolayca aşıp, Balkanlara ve Avrupa’nın içine doğru dağılarak, bu geniş coğrafyada kendilerini kaybedebilirlerdi. Nitekim Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya inen Türklerin akıbetleri hep böyle olmuştur.

Öte yandan Bizans’ın üç asra yakın bir süre ile Boğazları tutması, Türklüğün hayrına olmuş, devamlı batıya doğru bir akış içinde olan Türklerin Anadolu’da yerleşmelerini ve kökleşmelerini sağlamıştır. Bu arada Anadolu, devamlı Orta Asya’dan ve İslam ülkelerinden gelen göçlerle kendisini Türk nüfusu bakımından güçlendirmiştir.

ORTA ASYA’NIN FİZİKİ ÖZELLİKLERİ

Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı içine alan Orta Asya (5,8 milyon km2) Doğu Türkistan’la ile birlikte 7,5 milyon km2 yüzölçümündedir. Bu bölge, Avustralya Adası kadar büyük alan kaplamaktadır.

Orta Asya’da bozkırlar ve çöllerin bulunduğu geniş düzlükler, yüksekliği yer yer 7000 metreyi aşan sıradağlar ve bunların arasında büyük çukurluklar ile göller yer almaktadır.

Orta Asya’nın büyük bir bölümü kapalı bir havzadır, yani buradaki doğan akarsular, Asya’nın çevresindeki okyanus ve denizlere dökülmemektedir. Orta Asya’da üç büyük kapalı havza bulunmaktadır. Bunlar, batıda Hazar denizi, Balkaş gölü, doğuda Altay ve Tanrı dağları arasında Cungarya, Tanrı ve Altın-Karakurum dağları arasındaki tarım havzalarıdır.

Orta Asya’nın iki önemli akarsuyu olan Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) Aral gölüne dökülmektedir. Tarım nehri ise Tarım Havzası’ndaki kumullar içinde kaybolmaktadır. Bu nehirlerden özellikle Seyhun ve Ceyhun’un geçtiği sahalarda ve ayrıca kanallarla sulanan yerlerde sulu tarım yapılmakta ve başta pamuk olmak üzere bol miktarda tarım ürünleri üretilmektedir.

Orta Asya’da Kazakistan’ın kuzey kesimindeki suları toplayarak Kuzey denizine dökülen İrtiş nehri vardır. Dağlık alanlardaki nehirler üzerinde elektrik üreten baraj gölleri yapılmıştır (Kırgızistan’daki Toktogul gibi).

Orta Asya’da dünyanın en büyük gölü olan Hazar ile Aral, Balkaş, Issık (sıcak) gölleri bulunur. Ayrıca çukur havzalara yerleşmiş çok küçük göller (Lop Nor gibi) ve dağlarda buzulların aşındırması ile oluşmuş sirk gölleri de yer almaktadır.

Orta Asya’nın diğer bir özelliği çukur bazı sahaların deniz seviyesinin altında yer almasıdır. Örneğin Hazar denizinin kıyıları deniz seviyesinin 28 m. kadar altındadır. Kuzeyi sığ olan Hazarın güney bölgesinin derinliği ise 1000 metreye kadar ulaşmaktadır. Tanrı dağlarının doğu ucundaki Turfan Havzası ise deniz seviyesinin 154 m. altındadır.

Kazakistan bozkırlarındaki fazla derin olmayan Balkaş gölünün kenarlarında az tuzlu bataklıklar yer almaktadır. Kırgızistan’daki Issık-Köl ise dünyanın 4. derin gölüdür. Tarım havzasında ise tuzlu bir göl olan Lop Nor’a (Lop: çukur, Nor: göl demektir) geçilir, Issız bir saha olan bölgede Çinliler nükleer silah denemeleri yapmışlardır.

Orta Asya’nın batı ve kuzey bôlümlerinde temelde metamorfik (başkalaşım) kayalarından oluşan sert kütleler (kalkanlar) ve bunun üzerine gelen tortullar yer almaktadır. Fazla kıvrılmamış, yani orojeneze uğramamış bu alanlar üzerinde geniş düzlükler uzanmaktadır.

Orta Asya’nın güney kesimi ise Alp-Himalaya kıvrım kuşağına girmektedir. 2. Jeolojik Zaman’da buraları kaplayan derin Tetis denizinde biriken binlerce metre kalınlığındaki tortulların kıvrılarak yükselmesi sonucu dağlar oluşmuştur. Tetis denizindeki çökellerin kıvrılması, 2. Jeolojik Zaman (Mesozoyik) sonu ile 3. Jeolojik Zaman (Tersiyer) ortalarına kadar güneydeki sert Hindistan kalkanının kuzeye doğru hareket etmesi ile oluşmuştur. 4. Jeolojik Zaman (Kuvaterner) başlarında ise dağlık alanlar bütünü ile yükselmeye uğramıştır. Aynı zamanda aktif deprem Kuşağı içinde yer alan bu dağ kuşağında zaman zaman Şiddetli depremler meydana gelmektedir. Fayların bulunduğu Alp-Himalaya kuşağında sıcak su kaynakları da mevcuttur.
Orta Asya’nın kuzeydoğusunda Doğu Türkistan veya Çin’in kuzeybatı bölgelerindeki Tanrı ve Altay dağları, Paleozoikte meydana gelen Kaledoniyen ve Hersiniyen orojenik (dağ oluşumu) hareketleri sonucunda oluşmuşlardır.

Orta Asya yer altı kaynakları yönünden de zengindir. Nitekim 1. Jeolojik Zamanda (Paleozoyik) taş kömürü, kuzeydeki başkalaşım kayalarında altın, gümüş, bakır, çinko, nikel, bunun üzerinde yer alan tortullarda petrol ve doğal gaz yatakları oluşmuştur.

Orta Asya’da Alp kıvrım kuşağında büyük sıralar halinde uzanan yüksek dağlar ve bunların arasında uzanan büyük çukurlar bulunmaktadır. Mesela, 800 km. uzunluğundaki Pamir dağlarının yüksekliği 5000-7000 m. arasında değişmektedir. Dağ kuşaklarını yaran yer yer geniş ve düz akarsu vadileri dağların eteklerine kadar uzanmaktadır. Pamir dağlarının üst bölümü adeta bir plato görünümündedir. Yüksek kesimlerdeki vadiler ağaç örtüsünden yoksun olup otlaklarla kaplıdır, zaten “Pamir” yerel diyalekte göre “otlak” anlamına gelmektedir. Ayrıca nehir yataklarının geniş kesimlerinde bataklıklar bile görülür. Pamir dağları, Orta Asya’nın ve Tacikistan’ın en yüksek dağı olup Tacikistan’da en yüksek tepesi 7495 m.‟dir.

Güney kanatta uzanan dağların güneydoğu bölümünde Himalaya ve Karakurum, güneybatısında Hindukuş, kuzeydoğusunda Tanrı (TienShan) dağları uzanır. Burada Kırgızistan-Doğu Türkistan arasında 1500 km. uzunluğundaki Tanrı dağlarının 4000 m.’den yüksek kesimleri kar ve buzullarla kaplıdır; buzullarla örtülü dik zirveleri arasında kanyon vadiler görülür. Tanrı dağlarında iğne yapraklı ormanlar ve yazın hayvanların otlatıldığı çayır alanları yer alır. Dağın en yüksek tepesi (Pobedy tepesi) Doğu Türkistan ile Kırgızistan sınırı üzerinde 7439 m.’ye ulaşır.

Orta Asya’da şiddetli karasal iklim hüküm sürmektedir. Yaz ile kış, gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Ayrıca çöl ile dağlar arasındaki sıcaklık farkı da çok yüksektir. Dağların dışındaki sahalarda yağış çok düşüktür. Yağışlar genellikle Mart-Nisan ile Ekim-Kasım arasında düşer. Alçak sahalarda Mayıs ile Haziran başı arasındaki dönemde bozkır bitkileri çiçeklenir. Yaz aylarında sıcaklık; Duşanbe, Bişkek ve Almatı’da 30oC -35oC; Taşkent, Semerkant, Buhara ve Aşkabat’ta 40oC‟yi aşar. Özbekistan’ın güneyinde Tirmiz’de ise sıcaklık 50oC‟nin üzerine çıkar. Ekim ayı ile birlikte soğuklar başlar;

Ocak ve şubat aylarında ortalama sıcaklık -5 ile -10 derece arasında seyreder. Kuzey ve doğudaki alanlar kışın karla kaplıdır. Özellikle dağlık alanlar ile Kırgızistan ve Tacikistan’daki dağlar arasında yer alan çukur kesimlerde sıcaklık terselmesinden (inversiyon) dolayı, yani soğuk havanın çukur kesimlere birikmesine bağlı olarak şiddetli soğuklar görülür.

Bitki ve hayvan toplulukları: Orta Asya’da doğal ortam, asırlardan beri süregelen aşırı hayvan otlatması sonucu, dünyada aynı özelliğe sahip diğer bölgelerden daha fazla tahrip olmuştur. Ancak doğal ortamın bozulmamış özelliklerini bazı sahalarda görmek mümkündür. Buralarda 20’nin üzerinde tabiatı koruma ve doğal rezerv sahası kurulmuştur.

Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan ve Doğu Türkistan dağlarında çayırlarla kaplı otlaklarda rengârenk çiçek açan otsu türler görülür. Buralarda ceylan, kartal, leopar, geyik gibi hayvanlar yaşar.

Tanrı dağlarındaki ladin, melez (larix) ve ardıç ormanlarında kurt, kahverengi ayı, yaban domuzu ve vaşak görülür. Yüksek sahalarda tundra benzeri bitkilere, alçak sahalardaki göl ve bataklıklarda flamingo sürülerine rastlanır. Kırgızistan’da Pamir dağlarındaki vadilerde 3000-4000 m. arasında kılları uzun bir sığır türü olan yaklar beslenir. Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın güney kesimindeki dağların eteklerinde orman kalıntılarını gösteren ağaçlar ve özellikle ceviz ağaçlarından oluşan toplulukları bulunur. Türkmenistan’da fıstık (Pistacia sp.) yetişir.
Orta Asya bazı hayvan türlerinin köken sahasıdır; mesela çift hörgüçlü deve, bazı at ve koyun ırkları buna örnek olarak gösterilebilir. Karaca, kurt, tilki ve porsuk ile bir tür ceylan bozkırlarda yaşayan hayvanlardır.

Kuzey Amerika’da ve başka yerlerde de yaşayan halkalı boyunlu sülün, Orta Asya kökenlidir. Yaban domuzu, çakal ve geyikler Ceyhun nehri boyunca uzanan otlak ve çalılık alanlarda yaşamaktadır. Bölgede kaplanlar da görülmekteydi; ancak bunlar zamanla avlanarak nesli tüketilmiştir. Son Turan kaplanı da Ceyhun deltasında 1972‟de öldürülmüştür. Bataklıklar, aynı zamanda çok sayıda yerli kuş ve bazı balık türleri ile göçmen kuşların barındığı sahalardır. 1960‟lı yıllarda Gökçe (Sevan) gölünden getirilerek Issık gölüne atılan alabalıklar yaşamaktadır.

Karakum, Kızılkum ve Takla Makan çölleri kumullarla kaplıdır, burada kum tavşanına rastlanır. Tavşanlar; yılan, tilki ve kertenkelelerin ana yiyecekleri arasındadır. Türkmenistan’ın çöllerinde zehirli yılanların, yüksek kesimlerinde ise leoparların yaşadığı bilinmektedir.

İletiyi düzenle

TÜRK DÜNYASININ COĞRAFYASI

Orta Asya, Batıda Hazar denizi, Kuzeyde Kırgız Bozkırları ve Altay dağları, Doğuda Moğolistan ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin batısı (Doğu Türkistan), güneyde Tibet platosu, Karakurum-Hindukuş-Kopet dağları ile sınırlanan Asya kıtasının orta kesiminde yer alır. Bu bölgede 1991‟de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kazakistan, Türkmenistan, .Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan bağımsızlıklarını kazanmıştır. Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti toprakları içerisinde özerk bir cumhuriyet olan Sincan-Uygur Bölgesi’ne ise Doğu Türkistan denir. Ayrıca Orta Asya’nın güneyinde yer alan ve genellikle Orta Doğu ülkeleri içerisinde kabul edilen Afganistan da Orta Asya ülkeleri içerisine dâhil edilmektedir.

Orta Asya; tarih boyunca Türklerin yaşadığı, Türk devletlerinin kurulduğu, Doğu ve Batı kültürleri arasında bir köprü, bir geçiş bölgesi olmasından dolayı dünyada önemli bir coğrafî konuma sahiptir.

Buradaki Türkler çok sayıda devlet kurarak Orta Doğu ve hatta Avrupa ortalarına kadar uzanan kültürel yapıda önemli izler bırakmıştır. Bilhassa Çin’den başlayarak Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına kadar ulaşan İpek Yolu da Doğu ile Batı kültür ve medeniyetleri üzerinde etkili olmuştur.

Orta Asya, dünyada ilk kurulan yerleşmelere ve burada doğan kültürlere sahiptir. Semerkant yakınındaki Aman-Kutan mağarasında yaklaşık 40.000 yıl öncesine dayanan insan izlerine rastlanmıştır. Orta Asya’ya özgü toplum yapısı, M.Ö. 3. binde kendini göstermiştir.

Orta Asya, çevredeki devletlerin sürekli olarak ele geçirmek istedikleri bölge olmuştur. Orta Asya’da kurulan bazı devletler, doğuda Çin, batıda Orta Avrupa içlerine ve güneyde Basra Körfezi’ne kadar olan bölgeyi zaman zaman egemenlikleri altına almışlardır. Bu nedenle Orta Asya, farklı toplumların birbirleri ile mücadele ettikleri bir bölge olmuştur. Mesela Büyük İskender, M.Ö. 329’da Makedonya’dan başlayan topraklarını, Orta Asya’nın güneyindeki bölgelere ve Hindikuş dağlarını aşarak doğuda Kabil’e kadar ilerletmiştir.
Büyük İskender’in Orta Asya’yı da kapsayan kısa süreli hâkimiyetinden sonra, Doğu ile Batı arasında kültürel değişim süreci başlamış ve bir dizi göçebe toplumların göçleri görülmeye başlanmıştır. Hun akınları, Çin’e kadar uzanmış ve Çinliler bu akınlardan korunmak için Çin Seddi’ni inşa etmişlerdir.

Orta Asya’nın yazılı tarihi M. Ö. 6. yüzyılda Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında (Maveraünnehir) yerleşen toplumlarla başlar. Tanrı dağları ile Seyhun nehri arasında uzanan bozkırlarda yaşayan Türkler, yoğun olarak 19. yüzyılın sonuna kadar göçebe hayvancılıkla uğraşmıştır.
Orta Asya’da ilk Türk toplumlarından olan İskitler (Saka), M.Ö. 8. yüzyılda Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında yaşamışlar ve Dobruca’ya kadar ilerlemişlerdir.

Orta Asya’da kurulan ilk ve en büyük Türk devleti, Büyük Hun Devleti’dir. Bu devlet, M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında bugünkü Moğolistan topraklarında ortaya çıkmıştır. Doğuda Büyük Okyanus ile batıda Hazar denizinin kuzey kıyıları arasında kalan Orta Asya’ya hâkim olmuştur. Bu devlet milattan sonraki yılların başında Kuzey Hun ve Güney Hun devletleri olarak ikiye ayrılmıştır. Hun akınları, Balkanlar ve kuzey Avrupa ovalarından Avrupa içlerine kadar devam etmiştir.

Büyük Hun Devletinden sonra Asya’da kurulan 2. büyük Türk devleti Göktürklerdir. Bu devlet de 6. yüzyılda doğuda Büyük Okyanus ile batıda Hazar denizi arasındaki bölgede kurulmuştur.

7. asırdan itibaren İslamiyet; Asya’nın iç kısımlarından Doğu Türkistan’da Kaşgar’a, Çin’de Hoang Ho (Sarı ırmak) havzasının yukarı bölümünden Tibet’e ve Hindistan üzerinden Malezya ve Endonezya’ya kadar yayılmıştır.

8. asırda Çin hâkimiyeti Orta Asya’da hissedilmeye başlamış, Çinliler ve Araplar başlangıçta İpek Yolu üzerinde ulaşımın güvenle yapılması için anlaşmışlardır. Ancak Çinliler bu yolun geliri üzerinde fazla pay istemiştir; bunun gerçeklememesi üzerine Çinliler Taşkent’teki Türk Hanını öldürtmüştür. Daha sonra Araplar ve Tibetlilerle birleşen Türkler, 751‟de Çin kuvvetlerini bugünkü Kazakistan ve Kırgızistan’daki Talas vadisinde kuşatarak doğuya sürmüşler; çok sayıda Çinli asker ve tacirleri esir almışlardır. Bu arada Tibetliler, Tarım Havzası’na kadar olan alanları kontrolleri altına almışlardır.

Orta Asya’nın kuzeydoğusunda bugünkü Doğu Türkistan’da ayrı bir Türk boyu olan Uygurlar, M.S. 744 yılında Kutlug Bilge Kül Kağan idaresinde Uygur Devleti’ni kurmuşlardır. 1209‟daki Moğol işgaline kadar kültür, bilim ve sanat alanında önemli eserler bırakmışlardır. Nitekim Uygurlar, kent hayatına önem veren Türklerdendir. Bir Uygur kenti olan Kaşgar, dönemin önemli bir yerleşmesi olmuş, burada demir ve çelikten eşyalar ile silahlar yapılmıştır. Bilim hayatında da önemli ilerlemeler gösterilmiş ve Uygur alfabesi yazılmıştır.

Dönemin ünlü bilginlerinden Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-it Türk (Türk dili lügati) adlı eseri yazmış ve buna eklediği dünya haritası üzerinde Türklerin yaşadığı yerleri ve Komşu ülkeleri göstermiştir. Bugün bile şaşılacak doğrulukta olan Kaşgarlı Mahmut’un çizdiği harita, Türklerin coğrafya alanındaki gelişmesini gösteren önemli bir eserdir.

9. yüzyıldan itibaren Orta Asya’da Buhara, İslam dünyasının önemli bir kültür merkezi olmuş; burada 113 medrese açılmıştır. Başta tıp ve felsefe alanında İbni Sina olmak üzere matematik, astronomi, fizik ve coğrafya alanında çalışmalar yapan Birûnî gibi ünlü bilim adamları yetişmiştir. 10. asırda Kaşgar zengin bir kültür ve bilim merkezi haline gelmiştir.

Kırgızistan’da yaşayan Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig (Saadet veren bilgi) adlı manzum eseri ile tanınmıştır.

11. asırdan itibaren Büyük Selçuklular, Orta Asya’ya egemen olmaya başladılar. Doğu Türkistan’dan, İran, Afganistan, Anadolu ve Arabistan Yarımadası’na kadar olan bölgeleri ele geçirdiler.

Anadolu’ya hâkim olan Bizanslıların 1071’de Malazgirt Meydan Savaşında yenilmesinden sonra Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Anadolu’ya yerleşen Selçuklular, Türk tarih, kültür ve bilim hayatı üzerinde derin izler bıraktılar.

13. yüzyılın başlarından itibaren Moğollar, özellikle Cengiz Han döneminde Altay dağlarından batıya doğru akınlar yaparak Orta Doğu ve Avrupa içlerine kadar sokuldular. Bu arada Orta Asya’daki Semerkant, Merv, Tirmiz, Kabil gibi şehirler Moğol akınları ile yakılıp yıkıldı. Cengiz Han’ın 1227’de ölümü ile devlet oğulları arasında paylaşıldı. Daha sonra Timur, 1300‟lü yılların sonunda İran, Irak, Suriye ve Anadolu’ya akınlar yaparak buraları ele geçirdi. Önemli şehirler yağma edildi. Timur’un ölümü ile ülke toprakları küçük parçalara bölündü. Bu dönemde Semerkant önemli bir bilim ve kültür merkezi haline geldi ve birçok bilim adamı yetişti.

ISSIK GÖLÜ

Issık Gölü, Güney Amerika’daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.

Kırgızistan’ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m. yükseklikte konumlanır.

Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı “ısı veya sıcak, ılık göl” anlamına gelen Kırgız Türkçesi’nde “Isık Köl”dür. Kırgız Türkleri bu göl için “Kırgızistan’ın bermeti (incisi)” diye adlandırmışlardır. Göl’ün uzunluğu batı-doğu yönünde 182 km, kuzey-güney genişliği 60 km’dir. Kıyılarının toplam uzunluğu 988 km olup 6.236 km²’lik bir alanı kaplar. Gölün ortalama derinliği 278 m., en derin yeri 668 m.’dir. Isık gölün güney kıyılarına karşın kuzey kıyılarında kıyı birdenbire derinleşmez ve fazla derin değildir. Güney kıyılarında eşderinlik eğrileri daha sıktır.

Yaklaşık 118 akarsu ve dere, gölü besler. En büyükleri Cırgalan ve Tüp’tür. Soğuk ve sıcak kaynak suları ve kar suları da gölü besleyen diğer kaynaklardır. Gölün suyu biraz tuzludur, ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü’nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer. Güneyinde Boz-Bezik dağı (45.3 km) ve Urakır dağı (46.4 km) konumlanır.

Kaşgarlı Mahmut’un Türk Dili’nin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati’t-Türk’te;

İsîğ köl: Barsgan’da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde tanımlanmıştır. .

Karahanlılar gibi Türk Kağanlıkları’nın dinlenme merkezi olmuştur.

Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)’un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:

“Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes’in oğlu) orayı makam edinmişdi…. bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi… onun tepesine otağını kurdu.”

Sovyetler Birliği döneminde gölde nükleer denemelerin yapıldığı ve gölün ışıma yaptığı söylenmektedir. Bu durumun gölün sularında bulunan fosforik minerallerden ileri geliyor olması mümkündür.

ÖTÜKEN – TÜRK MEMLEKETİNİN YÜREĞİ

Ötüken, (Öt/Öd) ve (Ed/Et) kökünden türemiştir. Ötümek (dua etmek), etmek (gücü yetmek) anlamlarını içerir. Etmek (yapmak) fiili ile de bağlantılıdır. Ötög Moğolcada ayı demektir ve ayının yuvası toprağın içinde olup aynı zamanda kutlu sayılan bir hayvandır.

Ötüken’in adından çok yeri üzerinde çok değişik görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerin Hangay dağ sırası çevresinde yoğunlaştığını söylemek mümkündür. Araştırmacıların Hangay dağ sırasında yoğunlaşmasındaki en önemli sebep, Orhon yazıtları diye bilinen Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının dikili olduğu yere yakınlığı ile ilgili olmalıdır.

Görsel: Hangay Dağları Çevresi (Ötüken’in Tahmini Yeri)

Ötüken Türk, Altay, Moğol ve Orta Asya tarihlerinde kutsal başkenttir. Ötügen olarak da söylenir. Ötügen (Ötüken) Türklerin yeryüzünde ilk var olduğu ve oradan Dünya’ya dağıldığı yerin adı olarak da kabul edilmektedir. Orhun Nehri kaynaklarını bu bölgeden alır ve Göktürk Devleti’nin de başkenti yine bu yörede kurulmuştur. İnanca göre bütün büyük devletlerin başkenti burada kurulmalı idi. Gerçekten de pek çok Türk ve Moğol Devleti biraz genişledikten sonra başkentlerini bu bölgeye taşımışlardır. Ötüken dağının Nama (Namı veya Namu) adında bir koruyucu ruhu vardır.

Ötüken Tengricilikte Toprak Ana’ya verilen isimlerden biridir. Moğollarda Etugen, Itügen ya da Odigan gibi şekillerine de rastlanır. Ötüken-Kültü, Tengri-Kültü ile birlikte özellikle Göktürk Kağanlığı sırasında büyük önem kazanmıştır.

Eski inanca göre, Toprak Ana’nın keyfi ağaçların durumundan belli olur. Eğer ağaçlar sağlıklı ve güçlü yetişiyor ve bol meyve veriyorlarsa, Toprak Ana’nın insanlardan memnun olduğuna inanılır. Toprak Ana’ya edilen bir dua, güçlü ve büyük bir ağaca doğru yöneltilir.

Gök Tanrım kollasın, Umay’ı korusun. Yer yarılıp otlar çıksın. Yerin bereketinden süt olsun. Her yanım bahar olsun, bolluk olsun. Koruyucum (Gök Tanrım) yar-yardımcım olsun, tövbesi ar olsun. Alaş!

Bilge Kağan, Orhun Yazıtlarında Ötüken Dağı’nın ‘Türk memleketinin yüreği’ olarak önemini dile getirmiştir. Hatta yazıtlarda, Çinlilerin oyunlarına karşı koyup direnebilmek için “Ötüken Ormanından ayrılmayın.” öğüdü verilmiştir. Ötüken şu an Rusya ve Moğolistan arasında bir yerde, yani Orhun Nehri’nin kaynaklarına yakındır.

Kaşgarlı Mahmud, Divânu Lügati’t-Türk’te;

“Ötüken “Tataristan çöllerinde bir yer adı. Uygur iline yakındır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Ötüken kenti, Türk tarihinde çok önemli yeri olan bir kenttir. İlk Türk devletlerine başkentlik yapması bu kentin en önemli özelliğidir. Geleneksel Türk inanışlarında da bu kentin önemli bir yeri vardır. Geleneksel Türk inanışında Ötüken, dünyanın merkezi olarak kabul ediliyordu. Bütün diğer anlayışlar Ötüken’in Dünyanın merkezi olma anlayışına dayandırılıyordu. Türkler bu kente verdikleri önemden dolayı bu kentin başkaları tarafından ele geçirilmesini uğursuzluk olarak kabul etmişlerdir.

Elimizdeki bilgi ve belgelerin taranmasıyla görülmektedir ki, Türk Tarihi, Asya Hunları yani Büyük Hun İmparatorluğu ile başlamaktadır. Hakkında sağlıklı bilgilere sahip olunan ilk Türk devleti Büyük Hun İmparatorluğudur. Çinlilerin “Hiung-Nu” dedikleri Hunlar, Orhun-Selenga ırmakları ile Türklerin kutlu ülke saydıkları Ötüken civarı merkez olmak üzere devletlerini kurmuşlardı. Hun sözü Türkçede insan, halk anlamına gelmektedir. Hunlarla ilgili ilk bilgiler MÖ IV. Yüzyıla kadar ulaşmaktadır. Bu konuda bulunabilen ilk resmi belge Çin’deki Çu (Chou) hanedanı ile milattan önce 318’de yapılan siyasi anlaşmadır. Bu anlaşmayla birlikte Çinliler üzerindeki Hun baskısı artmış ve Çinliler Kuzeyden gelen Hun baskısını durdurmak amacıyla MÖ 214 yılında ünlü Çin Seddi’ni yapmışlardır.

Hunlara başkentlik yapan ve Türklerce kutsal sayılan Ötüken’in, Oğuz Destanında, Tiyanşan dağları ile Orhun havzası arasında bulunan bölgeye ad olduğu bilinmektedir. Oğuzların egemenliğinde iken Ötüken kenti, önemli kararların alındığı bir merkez idi. Gök Tanrı’ya ve Yer-Sublara kurbanlar burada sunulurdu. Geniş ve gür ağaçların olduğu Ötüken ormanı diğer adıyla Ötüken Yış Göktürkler ve Uygurlarca da kutsal kabul edilmişti. Geleneksel Türk dini içerisinde doğa güçlerine inanma çerçevesinde dağ kültünün yanı sıra orman ve ağaç kültü de önemli bir yer tutmaktadır. Hunlardan sonra Göktürkler ve daha sonra Uygurlarda da Ötüken kutsal bilinmiştir. Etnografik araştırmalar günümüzde Altay kavimlerinde de mukaddes dağ inancının devam ettiğini ve böylece her bir boy ve oymağın kutsal dağının bulunduğunu göstermektedir. Türkler kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere ve bu arada Anadolu’ya da taşımışlardır. (bkz: Dağ Kültü)

Ötüken ormanına yabancıların girmesiyle Türk devletinin sona ereceğine inanılırdı. Ötüken, bozkır orduları için bir merkezi üs idi. Burası ayrıca ordular için gereksinimlerinin karşılandığı bir mühimmat odağıydı.

Türük kagan Ötükän yış olursar iltä buŋ yok ‘Türk kağanı Ötüken (ormanlı) dağında oturursa ülkede sıkıntı olmaz’. (Kültigin Yazıtı)

I]duk Ö[tükän] yış bodun bardıg ‘kutsal Ötüken (ormanlı) dağı halkı (sen yurdunu bırakıp) gittin’. (Bilge Kağan Yazıtı)

Görsel: Ötüken Ormanı

Büyük Hun İmparatorluğundan sonra, Türklerin ikinci büyük imparatorluğu olan Göktürk Devletine de Ötüken başkentlik yapmıştır. Çin kaynaklarına göre Göktürkler göçebe hayatı yaşamakla birlikte bir çoğunun topraklarının da olduğu bilinmektedir. Bu topraklar tarla olarak kullanılmakta idi. Örneğin kaynaklar; Kapkan kağanın Çin’den üç yüz bin kile tohumluk darı ve üç bin adet de ziraat aleti istediğinden bahsetmektedir. Ticarete de önem verilmekte idi. Bilge Kağan, Ötüken’de oturup ticaret yapmak suretiyle budunun mutlu olacağına inanıyor ve kendi budununun da böyle yapmasını istiyordu.

Ötüken’in başkentlik ettiği Türk devletlerinden birisi olan Göktürkler, tarih sahnesine Altay dağlarının doğu eteklerinde çıkmıştır. Göktürkler, demircilikle uğraşıyor ve başka halkalara da silah satıyorlardı. Göktürk devletinin kurucusu olan Bumin, Juan-Juan’lara karşı ayaklanan Töleslerin isyanını bastırmada büyük yararlılıklar göstermiş ve kendisini Juan-Juan hükümdarı ile eşit bir seviyede görmüştür. Bu yüzden de hükümdarın kızıyla evlenmek istemiş, bu isteği reddedilince Batı Tabgaç devletinden bir prenses ile evlenmiş ve Tabgaçların desteğini alarak Juan-Juan’lara saldırarak ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bu büyük başarının ardından Bumin, İl-Kağan unvanını alarak Birinci Göktürk devletini 552 yılında kurmuş ve Büyük Hun İmparatorluğunun da başkenti olan Ötüken kentini başkent yapmıştır. Bumin’in o yıl ölmesiyle devletin kuruluşunda onunla birlikte önemli görevler üstlenen İstemi Yabgu, Batı’da başka topraklar ele geçirmeye devam etmiş ve Ötüken’de tahta çıkan Bumin’in oğlu Kolo ve onun da erken ölümü üzerine diğer oğlu Mukan zamanında yani 553 ile 572 tarihleri arasında devlet en kudretli konumuna ulaşmıştır.

Göktürk Devletinin ihtişamlı günleri, Tapo Kağan’ın iç ve dış siyasette yaptığı çeşitli yanlışlıklarla sona ermeye başlamıştır. Devletin batısını idare eden güçlü Türk kağanı İstemi’nin 576 yılında ölmesi ile Göktürkler iyice sarsılmıştır. 581 yılında da Işbara’nın Çin üzerine asker göndermesiyle devlet ikiye bölünmüştür. Doğu ve Batı Göktürk devletleri ikiye ayrılmalarının ardından, 630yılında Doğu Göktürk Devleti, 680 yılında da Batı Göktürk Devleti tarih sahnesinden silinmiştir. Göktürklerin 50 yıllık esaret döneminden sonra Aşina ailesinden gelen Kutlug, beş bin silahlı adam toplamış ve Göktürk veziri Tonyukuk ile beraber Kuzey Çin’e 681 yılında baskın yapmışlardır. Böylece, Gobi çölü ile Orhun ırmağı arasına yerleşmişlerdir. Kendilerine de hedef olarak Türkler için kutsal bölge olan Ötüken’i seçmişlerdir. Baykal gölünün güney-batısında yer alan Ötüken, bu dönemde de çok önemli bir konumda olmuştur. İnekler gölü kıyısında yapılan savaş ile Kutlug komutasındaki Göktürkler 682 yılında Ötüken’e hakim olmuşlardır. Devleti derleyip toplayan anlamına gelen İlteriş unvanını alan Kutlug Kağan, Kuzey’de Köğmen dağlarına, Doğu’da Kerülen ve Onan nehirlerinin yüksek vadilerine, Batı’da Altaylara kadar uzanan alandaki Türk ve diğer boyları hakimiyeti altına almıştır. Böylece İkinci Göktürk Devletini kurmuş ve başkent Ötüken’de yeniden Göktürk bayrağını dalgalandırmıştır. Göktürk Devletinin yıkılışından sonra 745 yılında Ötüken,Uygurların hakimiyetine geçmiştir.

Görüldüğü gibi Ötüken, Türklere sadece stratejik açıdan başkentlik yapmamış, onlara manevi açıdan da güç katan bir konumda olmuştur. Türklerin buraya olan bağlılıkları, onlara en zayıf durumlarında bile yeniden toparlanarak devlet kurma imkanı hazırlamıştır.