Kategori arşivi: TÜRK KÜLTÜRÜ

BODUN (Halk, Topluluk, Kavim, Millet)

Bodunu kısaca boylar birliği şeklinde tarif etmek mümkündür. Gerçekten de bodun, akraba boyların bir teşkilat etrafında toplanması ve bir pota içerisinde erimesiyle meydana gelmekteydi. Mesela Oğuz Bodun, Barlık ırmağı kıyısında otururken altı, Selenga nehri çevresinde otururken dokuz boy halinde idi. Daha sonra Seyhun nehri çevresinde ortaya çıkan Oğuzlarda ise boy sayısı yirmi dörde yükselmiştir. Batı Göktürk Devletinin temel unsuru olan “On-ok Bodun da, on akraba boydan oluşmaktaydı. Karluk Bodun ise, önce üç boy halinde iken daha sonra boy sayısı dokuza çıkmıştır. Aynı şekilde Peçeneklerin boy sayısı önce sekiz iken, sonra bu sayı artarak, on bire ulaşmıştır.
Bodunun başında “Kağan, Han, İl-teber, Yabgu, Şad, Erkin” gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunuyordu. Bodun, devleti meydana getiren temel unsur idi. Bu bakımdan siyasi bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir bodundan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda bodun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün bodunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Mesela, büyük Hun Hükümdarı Mete (Bagatır/Batur: M.Ö. 209-174), büyüklü küçüklü 26 tane şehir devletinin hakimiyetine son vererek, büyük Hun Devleti‟ni meydana getirmiştir. Buradaki, 26 şehir devleti, en az 26 boduna dayanmaktaydı. Aynı şekilde, Göktürk Kağanları da 12 tane bodunu Göktürk Devleti çatısı altında toplamışlardır. Bunların adları, Göktürk yazıtlarında şu Ģekilde zikredilmiştir:

Türk veya Türük bodun, Oğuz veya Dokuz Oğuz bodun, On-ok bodun, Töliş bodun, Tarduş bodun, Karluk bodun, Türgiş bodun, Ediz bodun, İzgil bodun, Çik bodun, Az bodun, Soğdak bodun.

Türk devlet başkanları, itaat altına aldıkları (tizligig sökürmek, başlıgıg yüküntürmek) ve merkezi idareye bağladıkları (baz kılmak) bodunların başına bazen tiginlerden birini, bazen de kendi içlerinden birini tayin etmekteydiler. Mesela, Kapgan Kağan, yeğeni Bilge’yi Tarduş bodun üzerine “Şad”, Uygur Kağanı oğlu Bayan-Çor‟u Oğuzların üzerine idareci olarak tayin etmiştir. Savaşta öldürülen bodun başkanının yerine ise, yine o bodunun içinden biri bodun başkanı olarak seçilmekteydi. Mesela itaat altına alınan ve Göktürk Devleti’ne bağlanan On-ok Türklerinin başına Bars Bey “kağan” olarak tayin edilmiştir. Hatta Bars Kağan’a hanedandan bir prenses eş olarak verilerek, tabi bodun başkanı ile merkezi idare arasındaki ilişkiler kuvvetlendirilmiştir.
“Bodun”un varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyordu, bunlar:
1. Devlet sahibi olmak (illig bodun)
2. Kağan sahibi olmak (kaganlıg bodun) idi.

Fakat bazen bodun (halk), kendisinin uygunsuz tutumu, beylerin yeteneksizliği ve yetersizliği, Çin’in kurnazca politikaları yüzünden devletini ve kağanını kaybediyordu. Bu durum, bodun için aynı zamanda istiklalini de kaybetmek demekti. Böyle durumlarda, beylerden biri harekete geçip, mücadele etmek suretiyle boduna tekrar istiklalini kazandırıyor ve bütün akraba bodunları bir devlet çatısı altında topluyordu. Mesela, El-teriş (Kutlug), 630 yılında istiklalini kaybederek Çin hakimiyeti altına girmiş olan Türk bodununa 681 yılında tekrar istiklalini kazandırdığı gibi, diğer bodunları da birer birer Göktürk Devleti çatısı altında toplamaya çalışmıştır. Fakat El-teriş Kağan‟ın buna ömrü yetmemiştir. El-teriş’in eksik kalan bu faaliyetini, yerini alan kardeşi Kapgan Kağan tamamlamıştır.

İletiyi düzenle

BOY (KABİLE)

Eski Türk toplumunun en homojen birimi “boy” (bod) idi. Boy, kelime anlamıyla da tam bir bütünü ifade etmektedir. Türk toplumu, yerleşik hayata geçinceye kadar boy düzeni içinde yaşamıştır. Boy, “oguş” (aile) ve “urug” (soy)ların bir araya gelmesiyle oluşmaktaydı. Başında “bey” unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Boy başkanı, cesareti, mal. kudreti, hizmeti, adaleti ve doğruluğuyla tanınmış ve kendisini kabul ettirmiş aile reisleri arasından seçim yolu ile iş başına gelmekteydi. Boy başkanının seçimi ise, aile ve “urug” reisleri tarafından yapılmaktaydı. Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını silah kuvvetiyle savunmaktı. Bunun için boy başkanının emrinde daima hazır bir silahlı birlik bulunurdu. Boya, boyun çadırlarına ve boya mensup ailelerin mallarına yapılan tecavüzler, bu silahlı birlik tarafından defedilirdi.

Devlet teşkilatında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve “urug” (soy) reislerinden oluşmaktaydı. Oğuz Türkleri‟nde bu meclise “ternek” (dernek) adı verilmekteydi. Oğuzlar, bütün meselelerini bu mecliste görüşüp karara bağlamaktaydılar.

Ailede olduğu gibi boyda da fertler, ortak ata, kan akrabalığı, ortak kültür ve mensubiyet şuuru gibi temel değerlerle birbirine bağlıydılar. Bundan dolayı her fert, kendini büyük bir ailenin mensubu olarak görmekteydi. Öyle ki, dışarıdan boyun bir ferdine yapılan bir müdahale, bütün boya karşı yapılmış kabul edilmekte ve ortak hareket edilmekteydi. Öte yandan, boyun içindeki iç dayanışma da son derece kuvvetliydi. Herkes, adeta ihtiyaç halinde birbirine yardım eden bir aile gibiydi.

Boyu ayakta tutan ve dağılmasını önleyen hiç şüphesiz “boy şuuru” idi. istisnasız her fert, milli kimliğini kendi boyunda bulmakta ve görmekteydi. Birbirini tanımayan iki insan karşılaştığı zaman, önce “boy kim?” yani “hangi boydansın?” şeklinde sorularla birbirini tanımaya çalışmaktaydı. Cevap olarak birbirine söyledikleri boylarının adı da, onların milli kimliklerini göstermekteydi.

Her boyun kendine ait kışlağı (kışın geçirildiği yer) ve yaylağı (yazın geçirildiği yer) vardı. Kışlak ve yaylakların belirli özellikleri vardı. Kışlak olarak seçilen yer, soğuktan ve rüzgardan korunaklı derin bir vadi tabanı, bir orman kenarı veya bir “koy” (dağ veya su girintisi) olmaktaydı. Ayrıca kışlık konağın, ağaç ve otlakları bol, karı az tutan bir yer olması şarttı.

Yaylak olarak da bunun tam tersi; sulak, otlağı bol, haşaratı az, serin, geniş ve yüksek bir dağ yamacı olması gerekli idi.
Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu halde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu.
Hayat, kışlak ve yaylak arasında gidip- gelme şeklinde geçmekteydi.
İlkbaharda topluca yaylağa gidilir, sonbaharda da yine topluca dönülürdü. Göç, boy başkanının emri ile başlardı. Göç hazırlığı ve göç, tam bir şenlik havası içinde geçerdi. Hem kışlaktan yaylağa hem de yaylaktan kışlağa göçerken geride hiçbir şey bırakılmazdı.

Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı. Damga, genellikle düz, doğru ve keskin çizgilerden oluşmaktaydı. Bir demir parçası üzerine çizilen bu damga, ateşte yakıcı hale gelinceye kadar ısıtıldıktan sonra tek tek hayvanların üzerine nakşedilmekteydi. Boya mensup aileler ise, sürüler halinde besledikleri mallarını komşularının mallarından ayırt edebilmek için, onları işaretlemekteydiler. Eski Türkler, bu işaretlemeye “enlemek”, işarete de “en” demekteydiler. “En”i de, hayvanın kulaklarından birinin ucunu kesmek veya bir tarafına çentik atmak suretiyle yapmaktaydılar.

ESKİ TÜRKLERDE AİLENİN EVİ (ÇADIR)

Eski Türk ailesinin hayatı, genellikle konar-göçer bir tarzda geçmekteydi. Bundan dolayı, göçebe Türk ailesinin sabit meskeni bulunmamaktaydı. Onun meskeni, derme çadırlardan ibaretti. Çadırlar da kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere devamlı taşınırdı. Bu çadırlara “çum”, “kapa”, “alaçik” (loçik), “yurt” veya “keregü” gibi adlar verilmekteydi. En eski çadır tipine, Abakan bölgesindeki Boyarı dağı kaya resimlerinde rast gelinmektedir.

Çadır, en basit şekliyle uçları tepede bir halka (çıngırak) etrafında birleştirilmiş sırıklardan veya açılıp kapanabilen ahşap kafeslerden meydana getirilmekteydi. Sırıkların veya kafeslerin üzeri keçe veya kıl çadırlarla örtülmekteydi. Evdeki konfor, çadırda da vardı. Sıcağa ve soğuğa karşı korunaklı idi. Sökülmesi ve kurulması Türk ailesinin en fazla bir saatini alıyordu. Çadırların renkleri, Türk ailesinin sosyal ve ekonomik durumunu göstermekteydi. Mesela, beylerin çadırı, ak renkte olmaktaydı.

Çadırın tek kapısı bulunmaktaydı ve o da doğuya açılmaktaydı. Tepesinde de bir duman deliği bulunuyordu. Dolayısıyla, çadırın tam ortasında ısınmada ve yemek pişirmede kullanılan “ocak” yer almaktaydı. Ocakta bir “saç ayağı”, onun üzerinde de yemek pişirilen büyük bir tencere durmaktaydı. Ocağın hemen arkası, ailenin yaşlılarına, reisine ve misafirlere ayrılmaktaydı. Bu kısma “tör” (baş köşe) adı verilmekteydi. Sedir veya kanepe şeklinde olan tör, çeşitli renk ve desenlerde yapılmış keçeler, halılar, kilimler ve değerli hayvan postlarıyla döşenmekteydi. Tör’ün üst kısmındaki çadır kafeslerine, aile efradına ait silahlar ile binit ve koşum takımları asılmaktaydı.

Çadırın orta direğinde daima keçeye sarılmış bir kımız tulumu asılı durmaktaydı. Türklerin başlıca içkisi olan kımız, kısrak sütünün deri tulumlarda mayalanması ve arada sırada çalkalanmasıyla yapılmaktaydı.

Çadırın zeminine keçeler, halılar, kilimler ve hayvan postları serilmekteydi. Çadır kapısının sağ tarafında bulunan kısım kadınlara aitti. Burada deri tulumlar, ahşap kaplar, kovalar, yemek tasları ve kepçeler (çömçe), üç ayak (üç yak veya çak), ekmek teknesi ve ibrik (ıvrık) bulunmaktaydı. Çadırların bir köşesine de içinde çeşitli malzemelerin konduğu çuvallar, heybeler ve torbalar yerleştirilmekteydi.

İletiyi düzenle

TÜRKLERDE AKRABALIK BAĞLARI

Eski Türkçede hısımlık (akrabalık) münasebetlerini gösteren kelime sayısı oldukça kalabalıktır. Zamanımızda, Çuvaş Türkçesi üzerinde yapılan bir araştırmada hısımlıkla ilgili 60 kadar kelime tespit edilmiştir. Daha geniş bir araştırmada ise bu sayı 90‟a ulaşmıştır. Halbuki bu kelimelerin büyük bir kısmı gelişmiş Batı dillerinin hiçbirinde bulunmamaktadır. Bunlar, Batı dillerinde ancak tarifle izah edilebilmektedir.

Eski Türklerde akrabalık bağı, “eçü apa” veya “ata” kelimeleriyle ifade edilen “büyük baba” (dede) ile başlamaktaydı. “Eçü apa” veya “ata”, babanın babası, yani “dede” olabileceği gibi, ondan önce gelen bütün aile reisleri de “eçü apa” veya “ata” sayılmaktaydı.

Türklerde babaya “kang” veya “ata”, anneye de “ana”, “uma” veya “ög” denmekteydi. Ayrıca hem baba hem anne için “aba” kelimesi de kullanılmaktaydı. Çocuklar babalarına “atakı”, yani “babacığım”, annelerine de “anakı”, yani “anacığım” şeklinde hitap etmekteydiler. Üvey baba ise, “ögey ata” veya “kangsık ata” kelimeleriyle ifade edilmekteydi.

Ailede baba ve anneden sonra çocuklar gelmekteydi. Ailenin ilk çocuğuna, -ister oğlan olsun, ister kız olsun- “tun ogul” denmekteydi. Ayrıca, annenin ilk doğurmuş olduğu kız çocuğu için de “tun kız” ifadesi kullanılmaktaydı. Ailenin en küçük çocuğuna yani son çocuğa “aştal ogul” adı verilmekteydi.

Erkek ve kız .ocukların birbiriyle olan hısımlığı ise, “kadaş” (=kardeş) veya “kayın” kelimeleriyle ifade edilmekteydi. Bu kelimeler, “kap, zarf” anlamındaki “ka” sözüne “-daş” ve “-yın” eklerinin gelmesiyle oluşmuş birer isimdir. Çünkü, çocuklar doğuncaya kadar aynı rahimde (kap) yaşamaktadırlar. Bundan dolayı Türkçede “ka” (kap) sözü akrabalık ifade eden bir kelimedir.

Türkler, aynı aileye mensup çocukların hısımlığı için sadece “kadaş” (=kardeş) kelimesini kullanmakla yetinmemişler; daha başka kelimeler de yapmışlardır. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, konunun temeline inerek, inceliklerini düşünerek, yeni kelimeler türetmişlerdir. Bunlar, “karındaş” (=kardeş) ve “kangdaş” (=kardeş) kelimeleridir. “Karın” ve “kang” (=baba) sözlerine “-daş” ekinin getirilmesiyle oluşturulmuş olan bu kelimelerin her ikisi de, tıpkı “kadaş” gibi çocukların hısımlığını ifade etmektedir. Fakat bunlardan “karındaş” kelimesi, “bir anadan doğmuş olan çocuklar” için, “kangdaş” kelimesi de “babaları bir (aynı) olan çocuklar” için kullanılmıştır.

Ailede ölüm ve boşanma durumlarında, geride kalan veya ayrılan erkek ve kadın, tekrar evlenmekteydi. Böyle durumlarda -eğer varsa- hem erkeğin hem kadının çocukları yeni aileye dahil olmaktaydı. Ancak, bu çocukları diğer kardeşlerinden ayırt etmek için onlara “ögey ogul” (=üvey oğul), “ögey kız” (=üvey kız) veya “baldır ogul” (=üvey oğul), “baldır kız” (=üvey kız) denmekteydi. Aynı şekilde, Türklerde evlatlık olarak alınan çocuklar da ailenin bir ferdi sayılmaktaydı. Bu .ocuklar için “tutuncu ogul” ifadesi kullanılmak suretiyle diğer kardeşlerinden ayrılmaktaydı.

Eski Türk ailesinde erkek evlatlar için “ogul”, “urı/orı”, “urı oglan”, “oglan”, kız evlatlar için de “kız”, “kız oglan kız” ve “ev kızı” gibi sözler kullanılmaktaydı. Bunlardan büyük erkek çocuklara “içi” (=ağabey), büyük kız çocuklara da “eçe”, “eke” veya “eze” (=abla) denmekteydi.

Eski Türk ailesinde, kocanın ve kadının kendi kardeşleriyle hısımlıklarını ifade eden pek çok kelime bulunmaktaydı. Mesela, kocanın büyük erkek kardeşine “içi”, küçük kardeşine de “ini” adı verilmekteydi. Kocanın kendisinden küçük olan kız kardeşi de “singil” sözüyle zikredilmekteydi. Aynı şekilde, kadının kendisinden büyük olan kız kardeşi için “baldız”, kendisinden küçük olan kız kardeşi için de “yurç” ifadesi kullanılmaktaydı.

Bugün olduğu gibi eski Türk ailesindeki birinci ve ikinci kuşakların birbiriyle olan akrabalığını ifade için de çeşitli sözler vardı. Mesela, amca, dayı, hala ve teyze çocukları için “atı” (=yeğen), “çıkan”, “yigün/yegin” (=yeğen) gibi kelimeler kullanılmaktaydı. Bu çocuklar da babalarının erkek kardeşlerine “eçi/içi” (=amca), kız kardeşlerine de “kükü/küküy” (=hala) şeklinde hitap etmekteydiler. Annelerinin erkek kardeşlerine ise, “tagay” (=dayı), kız kardeşlerine de “eze” veya günümüzde olduğu gibi “teyze” (teze) demekteydiler. Öte yandan ailenin yaşça küçük fertleri, ağabeylerinin eşleri için “yenğge” (=yenge) ifadesini kullanmaktaydılar. Ailenin reisi, eşinin erkek kardeşlerine, yani kayın biraderlerine “yurç” demekteydi.

Eski Türklerde Evlenme Gelenekleri

Türklerde evlilik, oğlan ve kızın ortak iradesi ile ailelerinin karşılıklı rızasına bağlıydı. Bu konuda iki ailenin veya gencin arasının bulunmasında, günümüzde “elbir” adıyla anılan “arkucı” veya “savcı”lar başlıca rol oynuyordu. Ortak irade ve rıza ile alınan evlenme kararından sonra, oğlanın babası, kızın ailesine başlık (kalın, kalım) ödemek, kızın ailesi de çeyiz hazırlamak durumundaydı. Fakat, her zaman başlık almak ve vermek mecburiyeti yoktu. Başlık, genellikle at, koyun gibi canlı hayvan türünden mallar olmaktaydı.

“Kalın”ın miktarı ve mahiyeti, ailenin sosyal durumuna ve servetine göre değişmekteydi. Bazen bu, yüzlerce at veya binlerce koyun olabilmekteydi. “Kalın” taksitle de ödenebilirdi. “Kalın” ödenmeden düğün yapılmazdı. “Kalın”a kızın kıymeti nazarı ile bakılmazdı. Aksine kızın terbiyesinin karşılığı olarak kabul edilirdi.

“Kalın”, nişanı muteber kılmakta, evliliğin sağlamlığını garantilemekteydi. Esasen kalın, erkek tarafının kadına ve doğacak çocuklarına bakabilecek durumda olduğunu göstermekte ve iki tarafa da prestij sağlamaktaydı. “Kalın”ın miktarı ne kadar yüksek olursa, gelinin, damadın ve ailenin prestijleri de o kadar artmaktaydı.

Evlilik, düğün töreniyle tamamlanmaktaydı. Kız, damadın babasının verdiği yeni çadıra at üzerinde getirilmekteydi. Evlenen kıza “gelin”, oğlana da “güvey” denmekteydi. “Gelin”, “gelmek”, “güvey” de “güvenmek” fiilinden türemiş iki isimdir. Bu duruma göre, “gelin”, yeni eve “gelen”, “güvey” de “güvenilen insan” anlamına gelmektedir. Gelin ve güvey mallarını birleştirerek, ortak bir ev sahibi ve yeni bir aile olmaktaydılar. Öte yandan, gelinin çeyizi (egne, yumuş), günümüzde olduğu gibi, eskiden de herkesin görmesi için düğünden önce ve sonra sergilenmekteydi.

ESKİ TÜRKLERDE AİLE KURUMU VE KADINLARIN KONUMU

Türkler, yerleşmiş ve köklü bir toplum yapısına sahip idiler. Eski Türk toplumu esas itibarıyla “oguş” (aile), “boy” (kabile), “bodun” (boylar birliği, halk, kavim, millet) gibi çeşitli birimlerden meydana geliyordu. Kan akrabalığı esastı. Türk ailesi, birlik ve dayanışma içinde yaşıyordu. Ailenin reisi baba idi. Türk ailesinde otorite babanın şahsında toplanmaktaydı.

Türk ailesi, “baba ailesi” tipindeydi. Babanın görevi, ailenin geçimini sağlamak yani ona bakmak, korumak ve yetişmiş olan evlatlarını evlendirmek idi. Eski bir ifade ile söylemek gerekirse, baba, yetişmiş olan “oğlunu evlendirmekte kızını göçürmekteydi”.

Özellikle erkek evlatların yetişmesi ve ailenin faaliyetlerine katılması, babanın yükünü büyük ölçüde hafifletiyordu. Türklerdeki “Tay yetişirse at dinlenir, oğul yetişirse baba dinlenir” atasözü bu anlayışı yansıtmaktadır. Bu bakımdan, Türklerde erkek evlada büyük önem ve değer verilmekteydi. Esasen, soyun devamı da ancak erkek evlat sayesinde mümkün olmaktaydı.

Türk ailesinde, babanın yanında annenin de söz hakkı vardı. O, her şeyden önce erkeğin “evdeş”i yani ev arkadaşı idi. Başta ev olmak üzere ailenin bütün maddi varlığı, eşlerin ortak malı idi. Ailenin her türlü faaliyetinde de iş bölümü anlayışı hakimdi. Mesela, erkek evladı yetiştirmek babanın, kız evladı yetiştirmek de annenin görevi idi. Türklerde “babasız oğul, anasız kız” bakımsız sayılırdı.

Eşler arasındaki iş bölümünde kadına büyük ölçüde ev işleri düşmekteydi. Mesela, yemek pişirmek, çocuklara bakmak, koyunları sağmak, sütten elde edilen yiyecekleri hazırlamak, dikiş dikmek, keçe yapmak, kumaş dokumak, “yurd”u (çadır) kurup sökmek ve bazen kocasının atını eyerlemek hep kadının işiydi. Bütün bu işlerde anneye kız çocukları yardım etmekteydi.

Eski Türk toplumunda kadının üzerinde hiçbir kısıtlama yoktu. Esasen Türk kadını, çağdaş diğer toplumlarda olduğu gibi bütün haklardan mahrum, mazlum bir zümre değildi. Özgürdü ve toplumdan da saygı görmekteydi. Daha da önemlisi kadın, erkekle birlikte ailenin bütün faaliyetlerine katılmaktaydı. Hatta o, erkekler gibi ata binmekte, silah kullanmakta, avcılık yapmakta ve güreş tutmaktaydı.

Günümüzdeki erkek ile kadın arasında fiziki kuvvet farkı, eskiden pek görülmüyordu. Bu fark, bugün doğuştan olmaktan ziyade çevrenin etkisi ile meydana gelmiş bir durumdur. Özellikle eski Türk kadını kuvvet, tahammül, gayret, azim, cesaret bakımından erkeğin hemen hemen bir eşiydi.

Türk kadını, namus ve iffetine son derece düşkündü. O, daima namus, iffet ve güzelliği ile yabancı seyyahların dikkatini çekmiştir. Kendi toplumu içinde ise, “altun özük”, “ertini özük”, “arık”, “silig” (namuslu, temiz, bedeni inci gibi kadın ve kız) gibi güzel sıfatlarla anılmaktaydı.

Türk erkekleri de eşlerine “görklüm” yani “güzelim” şeklinde hitap etmekteydiler. Öte yandan, Türk toplumunda, kadının savaşta düşmanın eline geçmesi büyük bir zillet sayılmaktaydı. Bundan dolayı Türkler, savaştan önce kadın ve çocuklarını güvenlik altına almayı hiçbir zaman ihmal etmezlerdi.
Eski Türk ailesi, bugün olduğu gibi, “küçük aile”, yani “çekirdek aile” tipindeydi. “Evlenmek” ve “evlendirmek” kelimeleri bu durumu açıkça göstermektedir. “Evlenmek”, yeni bir ev sahibi olmak, daha doğrusu yeni bir aile kurmak anlamına geliyordu. Her baba, yetişen oğullarını evlendirmek suretiyle onların da müstakil bir aile haline gelmelerini sağlamaktaydı. Bundan dolayı o, ailesindeki evlendirdiği her oğluna bir çadır ile bir miktar mal vermekteydi. Ancak küçük oğul, evlendikten sonra babasının çadırında kalmakta, yaşlılıklarında anne ve babasına bakmakta ve onların ölümlerinden sonra da çadırın ve babasının kalan malının sahibi olmaktaydı. Baba ocağını tüttürdüğü için küçük oğula “ot tigin” (ateş prensi) denmekteydi.

Türklerde genellikle dışarıdan evlilik (exogamie) tercih edilmekteydi. Daha doğrusu, oğlanlar dışarıdan evlendirilmekte, kızlar da dışarıya verilmekteydi. Bundan maksat, akraba sayısını artırmak, karşılıklı olarak birbirilerinin destek ve himayesini kazanmaktı. Dışarıdan evlilikten başka bir maksat da, akraba boylar edinerek, boylar arasındaki yağma ve çapulu önlemek ve böylece iç barışı sağlamaktı. Zira, konar-göçer bir hayat yaşayan bozkır ailelerinin ve boylarının doğal afetlere ve düşman saldırılarına karşı koyabilmeleri, ancak kendi aralarında akrabalık bağları kurmaları ve iş birliğini kuvvetlendirmeleriyle mümkün olabilmekteydi.

Öte yandan, eski Türk toplumunda tek eşle evlilik (monogamie) hakimdi.  Bazen erken ölen kardeşlerin dul kalan eşleri, diğer kardeşler ve akraba erkeklerden biri tarafından ikinci bir eş olarak alınmaktaydı. Bu davranışın temelinde, aile ve malın parçalanmaması fikri ile himaye ve destek anlayışı yatmaktaydı.

KURULTAY ANLAYIŞININ TEMELLERİ

Kurultay ilk kez Mete ile başlamıştır.

Mete’nin kurultayı, Oğuzların “kengeş” ve meşveret meclislerine benzemektedir. Toplanma, görüşme vardır. Ancak son söz devletin sahibi olan hakanın oluyordu. Mete orduda, çok sert ve disiplinli bir eğitim uygularken; ona benzer sert ve öğretici bir eğitimi de devlet için de uyguluyordu. Kaşgarlı Mahmut’un derlediği çok eski bir Türk ata sözünde dendiği gibi,

“Geniş elbise parçalanmaz, danışmakla gelişen bilgi ise, bozuk ve kötü çıkmaz!”

Kurultay, başlangıçta Türklerde, Din Töreni, Bayram, Yeme içme toyu, eğlenme ile yarışmayı da, içinde Toplayan Bir Devlet Toplantısı idi. Bu toplantılarda. halk ile devlet birleşiyor ve kaynaşıyordu.
Büyük Hun devletinde başlıca üç büyük toy ve yığınak vardı:
1) Yeni yıl bayramı,
2) İlkbahar bayramı
3) Güz bayramı.

Bilhassa  güz bayramı, büyük bir kurultay şeklinde, Çin’in kuzeyindeki Lung-ch’eng adlı yerlerde yapılırdı. Bu bayram veya toy kurultayına, devletin bütün ileri gelenleriyle, vassal veya bağlı kurulların da katılma zorunluğu vardı. Bu büyük Bayram Kurultayına gelmeyenler, Hun hakanına isyan etmiş sayılırlardı. Tıpkı Dede Korkut’taki gibi! Dış Oğuz, Bayındır Han’ın toyuna gelmedi diye, düşman ilan edilmişti.

Güz kurultayında, atlar da semizleşmiş ve savaşa hazır olmuş olurlardı.

Oğuzlarda kurultay ve danışma toplantısı yaygın olarak, toy veya düğün – dernek şeklinde yapılırdı. Zaten, gerek halkı ve gerekse beyleri yedirip içirmek, hakanın bir vazifesi idi. Aşağıda da belirteceğimiz gibi, halk ile beyler Hanlardan davacı olabilirlerdi. Bu toyların içinde, hanın evini yağma etme de vardı. Divan veya devlet divanı, Dede Korkut’ta divanın, hem bir toplantı yeri ve hem de toy yeri olduğu görülmektedir. Ağır ulu divan, davulların gümbür gümbür çalındığı bir yerdir.

Din ve devlet hayatını, devlet ve orduya ait heyecanı, hep birlikte yaşama ve böylece sosyal gelişmeyi, bu yolla tamamlama, Türk tarihine çok şeyler vermiştir. Eski Türk tarihinde baş rahip, yahut Batı’daki deyimlerle “pontifex maximum” yani papa ve papaz, eski Türklerde bakanların kendileri idi.

Kurultay ile din törenlerinin kaynaşması şeklindeki toplantılar, en muhteşem sahneleriyle, ilk defa Büyük Hun imparatorluğunda görülmekte ve Göktürklerde de, devam etmekteydi. Kaynaklarımız, Hunlardaki, gerçekten büyük ve muhteşem, üç kurultay için şöyle diyorlardı: 1) Yılbaşında (veya yılın ilk ayında, yani ocakta), Hun hakanının sarayında (veya otağında), küçük kurultay yapılırdı. (Bu tören), atalara kurban verilen (saray ve otağdaki) sunakta yapılırdı.

KURULTAY (Toy) NEDİR?

Kurultay sözü, Türkçe kurul ve Moğolca tay ekiyle oluşmuş bir sözdür. Bugünkü Türkçemize bu deyim, Çingiz Han devletinden girmiştir. Kurultay, bir Danışma Meclisidir. Oğuz Türkçesindeki asıl karşılığı kengeş demektir. Ancak, kurultayın bir toplantı olması sebebiyle, Oğuz Türkleri onu, yığınak, dernek, derim gibi birçok sözlerle de, adlandırmışlardır. Kurultay, devlet idaresinin temelini oluşturur. Bundan dolayı bu konu üzerinde, kapsamlı inceleme yapmak gereklidir. Yapısını ve ayrıntılarını bilmediğimiz, temel bir devlet müessesesi hakkında birkaç bilgi ile hüküm vermek ve sonuca varmak, doğru değildir.

 

Toy geleneğinin aslı olan ilk meclis ya da toplantılar, Asya Hun İmparatorluğu’nda Mao-tun dönemine kadar geriye uzanmaktadır. Mao-tun devrinde (M.Ö. 209–174) dini ayinlerin yapıldığı, halkın nüfusunun ve hayvan sayısının belirlendiği ve devlet işlerinin görüşüldüğü üç büyük toplantı yapılmaktaydı8. Hsiung-nu Devleti’nin Shan-yü (veya Tan-hu) denilen hükümdarları karargâhlarında yılda üç defa birinci, beşinci ve dokuzuncu aylarda veya başka bir deyişle yılbaşı, ilkbahar ve güz mevsimlerinde bu toplantıları gerçekleştirmekteydi. Bütün bu toplantılar yapıldıkları ayın beşinci günü olan “wu” günü yapılırdı.

Kabile reislerinin katıldığı bu toplantı bir festival olup eğlenilirdi, fakat aynı zamanda atları kurban verilir, ibadet edilirdi. Ögel bu toplantıda küçük kurultayın da yapıldığını belirtmektedir10.

Beşinci ayda yani ilkbaharda (altıncı ayda) Lung-ch’eng’da (Ongkin Irmağı vadisinde Karakum şehrinde) yapılan toplantı diğerine göre daha önemliydi. Çünkü bu toplantıda bütün prens ve kabile reisleri toplanır, atalara, yere ve göğe kurbanlar verilir, ibadet edilirdi. Yine bu toplantıda bütün büyük devlet işleri de görüşülürdü ki bu da ilkbahar toplantısının önemini artırmaktaydı. Burada görüşülen başlıca konular şunlardı: Askeri stratejik meseleler, dış politikayla ilgili işler, elçi kabulleri, yeni hükümdar (Shan-yü) seçimi. Bu toplantıya prenslerin yanı sıra devletin ileri gelen memurları ve Hsiung-nu Devleti tâbiyetinde bulunan beyler katılırlardı. Bu katılmanın başlıca sebebi devlete olan sadakatin sürdüğünü göstermekti. Aksi bir davranış isyan anlamına gelmekteydi.

Hsiung-nu Devleti’nde yapılan üçüncü önemli toplantı ise sonbaharda Tai-linde yapılanıdır. Savaş ve sayım kurultayı da denilebilecek bu toplantıda ahali ve atların sayımı yapılır ve savaş kararı görüşülürdü.

Toplantının bu şekilde yapılmasının sebebi bu mevsimde atların yetişip güçlenmiş olması ve Çin’de harman mevsimi olması dolayısıyla Hunlar’da bu bölgeye doğru savaş hareketlerini başladığı bir mevsim olmasıydı.

Hunların yanı sıra diğer bütün Türk devletlerinde de bu tür toplantıların yapıldığını, meclislerin toplandığını görüyoruz. Göktürklerde de bu toplantılardan yapılmaktaydı. Yılın beşinci ayında ilkbaharda yapılan ve halkın da katıldığı toplantı yine en önemlisiydi. Bu toplantılar aynı zamanda bir bayram gibi kutlamalara sahne olur, at yarışları yapılır, şarkılar söylenir, kımız denilen içki bol miktarda içilirdi. Bu toplantı vesilesiyle kurulan mecliste de devlet işleri görüşülür, yeni hakan seçimi yapılır hatta iktisadi ve kültürel meselelere çözüm bulunurdu.

Uygurların da buna benzer devlet işlerinin görüşüldüğü meclisi bulunmaktaydı. Öteki bütün Türk devletlerin de meclisi vardı. Atilla zamanında Hun Devleti’nde siyasi hayatta nüfuzları büyük asillerin oluşturduğu bir istişare meclisi devletin yönetiminde önemli söz sahibiydi.

Tabgaç Devleti’nde böyle bir devlet ve nazırlar meclisi, Hazar Devleti’nde “İhtiyarlar Meclisi”, Peçeneklerde “Komenton” denilen önemli kararların alındığı meclis ve Tuna Bulgar Devleti’nde “Millet Meclisi” bulunmaktaydı.

Oğuz Türklerinde de aynı amaçla Toy’lar düzenlendiğini görüyoruz. Bu toylar bir eğlence ve yemekli ziyafet olduğu, devlet işlerinin görüşüldüğü meclisler niteligindeydi. Devlete bağlı bireylerin de bir sadakat göstergesi olarak katıldığı bu törenler, Oğuzların içtimai ve siyasi hayatında önemli bir yer tutuyordu. Oğuzlar yine “Tirnek” (Dernek) ya da Kengeş Toyu denilen meclisleri çeşitli vesilelerle toplar kararlar alırlardı. Oğuz toylarını diğerlerinden ayıran bir diğer özellik de yemekten sonra davetlilerin, misafir bulundukları evi yağma etmeleridir. Buna (Han-ı Yağma) denilmekteydi. Arap gezgini İbn-i Faldan Seyahatnamesi’nde Oğuz toylarına bey ve komutanların yanı sıra halkın da katıldığını belirtmektedir ki, bu da diğer Türk devletleri meclislerinin hepsinde görülen bir özellik değildir. Örneğin Tabgaç Devleti’nde meclise yalnız nazırlar, Atilla Hun Devleti’nde asil beyler katılabiliyordu. Ancak bu toplantıların festival kısımlarına hangi devlette olur ise olsun halkın katılmadığını söylemek yanlış olur. Bütün bu toplantı ve meclisler Hsiung-nu Devleti’nden itibaren Orta Asya kökenli Türk devletlerinde görülmektedir. İsim ve niteliklerinde bazı farklılıklar olmakla birlikte (Örneğin, Atilla Hunlarının meclisi aristokratik bir nitelik taşır, Tabgaç Devleti’nde ise bakanlar kurulu şeklindedir.) Türk devletlerinde danışmanın en geniş şekliyle bulunduğu ve bu amaçla kurul ve meclisler (Toylar) oluşturulduğunu görüyoruz.

Toy’un Devlet Teşkilatı İçindeki Yeri

Bilindiği gibi Orta Asya Türk devletlerinde hükümdarlar Tan-hu (Shanyü), Kağan, Han, Yabgu, İdi-kut, İlteber gibi unvanlar taşır ve devlet başkanı olarak devlet teşkilatının en üstünde yer alırlardı23. Han’ın başlıca görevleri devleti düzenlemek, varlığını korumak ve sürdürmek, halkın refahını sağlamak ve devletin sınırlarını genişletmek olarak tanımlanabilir. Han bütün bunları yaparken eski Türklerde kanun demek olan “Töre” ye (Törü) uymak zorundadır. Törenin kaynağı ise “halk, han ve kurultay” dır. Bu bakımdan Han yüksek ve tek otorite olmakla birlikte, töreye –yani halka ve kurultaya- bağlı olmak zorunda idi ki bu bize Türk devletlerinin birer meşrutiyet olduklarını göstermektedir. Hakan seçiminin Toy tarafından yapılması ve hanlığın kabul edilerek meşrulaştırılması da bunu göstermektedir.

İşte devlet meclisi Toy, handan sonra devletin iç ve dış bütün sorunlarının görüşülüp kararlaştırıldığı yüksek bir kurul organdır. Han Toy’un aldığı kararların hepsine uymak zorunda değilse de onun kararlarını dikkate almak zorundaydı. Kimi zaman Toy, hanın uygulamalarını kabul etmeyebilirdi. Mesela, Göktürk Devleti’nde Bilge Kağan’ın (716–834) şehirlerin surlarla çevrilmesi ve Budizm ve Taoizm’in kabul edilmesi istekleri Toy tarafından reddedilmiştir. Hakanın Toy’u toplamama gibi bir yetkisinin olup olmadığı belli değildir. Devlet meclisinin toplanması bir gelenek halinde otomatik olarak yılın belirli aylarında oluyordu. Hsiung-nu Devleti’nde her yılbaşı, ilkbahar ve son baharda kurultay toplanıyordu. Ancak, hakan kendine bağlı beyleri “ok” göndermek suretiyle “okucu” denilen görevlileri ile davet ederdi.

Toy’un Üyeleri:

Toy’a katılanlara “Toygun” denilmekteydi. Kelime “Toy”a birlik, topluluk veya topluluk üyesi anlamına gelen “Gun” ekinin eklenmesiyle meydana gelmistir. Bir devlet meclisi olan Toy’a başta hakan olmak üzere, hakanın karısı Hatun (Katun), Aygucı veya Üge, prensler ve buyruklar ile sadapıt, apa, erkin, tudun, ilteber denilen beyler katılmaktaydı. Ancak Toy üyelerinin tam sayısı hakkında kesin bilgi bulunamamaktadır.

Toy’un üyelerinden olan Hatun (veya Katun) hanın asıl karısıdır. Bu bakımdan asil bir aileden ve Türk olmasına özen gösterilirdi. Devlet işlerinde Hatunlar da söz sahibi idiler, devlet meclislerine katılırlardı. Ayrıca elçilerin kabulünde hazır bulunur, harp meclislerine iştirak ederek fikirlerini söyler, devletin iç ve dış politikasında düşüncelerine önem verilirdi.

Ayguci da (Üge) Toygunlar arasındaydı. Hükümetin başkanı olan Aygucıların Toylardaki önemi çok büyüktür. Çünkü Toy’da alınan kararların yönetilmesi işi doğrudan doğruya bu kişilerin sorumluluğunda görünmektedir. Aygucılar hanedan dışından, devlete yaptıkları yararlı hizmetlerle seçkinleşen, halkın sevip saydığı kişiler arasından seçilirlerdi.

Göktürk Devleti’ndeki Tonyukuk, Uygurlar’daki Kutluk bunlar arasında en ünlülerindendir. Aygucılar hükümdarın Toylarda bulunmadığı zamanlarda ve hükümdar seçimi yapılan Toylarda, Toy’un başkanlığını da yapmaktaydılar.

Buyruklar da hükümet üyesi beylerdir. Bunlar da bey ve yüksek memur olarak Toy’a katılırlardı. Tarhan, Apa, Erkin gibi unvanlara sahip Toygunlar hizmetleri sayesinde yükselmiş Toy üyesi yüksek memurlardı.

Yürütme Yetkisi:

Toy’da devletin iç ve dış işleri görüşülüp, icap ediyorsa yeni kanunlar (töre) konur, savaşa, barışa karar verilir ve daha sonra alınan bütün bu kararlar uygulamaya konulurdu. Yani Toy yasama ve yürütme yetkilerine sahipti. Yürütme yetkisi, üyeleri olan Aygucı, Buyruk, Apa, Tarhan gibi yüksek devlet memurları tarafından kullanılırdı. Daha önce belirtilmiş olduğu gibi Aygucı icranın, yani hükümetin başkanıydı. O bu sıfatıyla alınan kararların icrasından birinci derecede sorumluydu. Yine aynı şekilde buyruklar da hükümetin üyeleri olarak yürütme yetkisini kullanmaktaydılar.

Bizzat hanın kendisi de Toy’da alınan kararlara uyar ve uygulardı. Toy’un yargı yetkisi ise olmasa gerektir. Çünkü senenin belirli günlerinde ve en çok üç kere toplanan bu kurulun adalet dağıtma işini yapması mümkün görünmemektedir. Adalet (könilik) işlerini gören mahkemeler “Yargan” denilen kişilerce yönetiliyor ve kanunları uyguluyordu. Yani yargı yetkisi hana bağlı olarak ayrı bir kurum tarafından yürütülmekteydi.

Yasama Yetkisi

Eski Türk devletlerinde devlet hayatını ve sosyal hayatı düzenleyen kural ve kanunlara Töre (Törü) denilmekteydi. Töre başlıca üç kaynağa dayanmaktaydı. Bunlar 1. Halk, 2. Kurultay veya Toy, 3. Han. Hukuk kurallarından bir kısmı halk arasında kuşaktan kuşağa geçerek gelenekselleşmiş hukuk kurallarıdır ki bunlara “yusun” denilmekteydi.

İkincisi, Han’ın kanun yapmasıyla ortaya çıkan kurallardı. Diğeri ise kurultay “Toy” tarafından konulan kurallardır. İşte bu üç müessese hukuk kurallarını ortaya koymakta idiler ki, bu üç kaynaktan ikisi Toy ile ilgilidir. Toy’un bizzat kendisi töre koyardı, yani yasama yetkisi vardı. Hakan’ın töre koyması ise, tek başına değil yine Toy yoluyla olmaktaydı. Yeni töreyi meclis yani Toy kabul ederse yürürlüğe koyabilmekteydi. Bunlar da bize Toy’un yasama yetkisinin bulunduğunu göstermektedir. Ancak Toy’a kanun teklifi hakan tarafından yapılmakta ve kabul edilirse töreleşmekteydi. Bu bakımdan Toy’un yasama yetkisini hakanla paylaştığını söyleyebiliriz.

Hakan Seçimi ve Toy

Eski Türklerde hakan seçiminde devlet meclisinin rolü büyüktür. Tahtın boşalmasından sonra tahta geçecek yeni hükümdarın kim olacağı konusunda kesin bir hüküm bulunmamaktadır. Hükümdarın en büyük oğlunun tahta geçmesi (Primogenitür sistemi) her zaman uygulanmamıştır. Bu hak genellikle hükümdar ailesi içerisinden en dirayetli ve liyakatlisine verilmek istenmiştir. Bu nedenle varisler arası iktidar mücadelesi Türk Tarihi boyunca eksik olmamıştır38. Tahta geçiş kimi hallerde devlet meclisi tarafından yapılmaktadır. Bazen de mücadele sonucu tahta geçme hakkını elde edenin kurultay tarafından onaylanması seklinde olmaktaydı39. Hsiung-nu Devleti’nde yeni Şan-yü’nun seçimi kurultay tarafından yapılırdı. Bu tür kurultaylar olağanüstü olarak çağırılırdı. Tahtın kanuni varisi han olduğunda ise devlet meclisi Han’ın, hanlığını onaylamak ve meşrulaştırmak gibi daha çok formalite sayılabilecek bir işi yapmış oluyordu41. Öte yandan Toy’a katılan tâbi beyler ve yabancı zümrelerin temsilcilerinin bizzat katılmış olmaları, devlete bağlılıklarını gösterdiği gibi yeni hükümdarı tanıdıkları anlamına gelmekteydi.

Moğol İmparatorluğu’nda hanın ölümünden sonra yenisinin seçimi uzun müzakerelerle yapılmaktaydı. Yeni Han’ın büyün han sülaleleri tarafından tanınması için tahta çıkış törenine bunların hepsinin katılması gerekiyor ve bunun için kurultay toplanması gerekiyordu. Kimi zaman Han’ın ölümüyle yeni Han’ın tahta çıkarılma töreninin yapıldığı kurultay arasında birkaç yıl geçiyordu. Arada geçen yıllarda ölenin hanımı hükümdar olarak kabul ediliyordu42.

Bütün Türk Tarihi boyunca Toylar yeni Han’ın seçiminde ve meşrulaştırılmasında önemli rol oynamış ve varlıkları Türklerde meşruti bir yönetimin dayanağı olmuştur. Oğuz Türklerinde de hakan seçiminde devletin meclisi Toy’un etkili olduğu bilinmektedir. Osmanlı İmparatorluğu’nun kurucusu Osman Bey’in böyle bir mecliste hükümdarlığa seçildiği bilinmektedir. Ancak Türkler İslam dünyasına girdikten sonra Toy geleneği terk edilmiştir. Toyların yerini alan diğer meclis ve divanların, Toyların han seçmesi yetkisine sahip olmadıkları bilinmektedir.

Toy’un İşleyişi

Hsiung-nu ve Göktürkler’de devlet meclisi senenin belirli zamanlarında geleneksel olarak festival, dini tören gerekçesiyle toplanmaktaydı. Oğuzlarda da Toy yılda bir kez ilkbaharda geleneksel olarak toplanırdı. Bu bakımdan toyların, hakanın çağırdığı zaman toplanması konusu açık değildir. Ancak daha önce de belirtmiş olduğumuz gibi hakan “okucu” denilen görevlilerle “ok” göndererek katılması istediği kişileri davet ediyordu. Toylarda eski Türk geleneklerine göre sıkı bir devlet protokolü ve disiplini uygulanmaktaydı. Toylara devlet ileri gelenleri ve beylerinin yanı sıra halk da katılıyor ve kalabalık bir insan grubu oluşturuyordu. Bu bakımdan belli bir disiplin gerekmekteydi. Eski Türk kabile teşkilatında “Orun” ve “Ülüs” töreleri bu meclislerde protokol ve düzeni sağlayan temel kuralları düzenlemekteydi. Mevki anlamına gelen Orun belirli kabilelere mensup insanların meclislerde ve büyük toplantılarda, Toylarda belirli yerlere oturması şeklinde olmaktaydı. Ülüs (Pay) ise Toylar ve toplu yemeklerde her ailenin ve kişinin kızartılan koyunun ya da yapılan yemeğin neresinden yiyebileceği, savaşlarda alınan ganimetlerdeki payının ne olduğu şeklinde düzenlemeler yapan törelerdi. Bu şekilde her grubun yer ve payları belirleniyordu. Toylarda protokol de buna göre düzenlenmekteydi.

Öte yandan Hsiung-nu Devleti’nde, Cengiz Devleti’nde devlet meclislerine hanın soyundan olan aristokrat aileler ve tâbi kabile reisleri katılmaktaydılar. Toplantılarda öncelikle ibadetler yerine getirilir, yemekler yenilir, içkiler içilir, yarışmalar düzenlenir daha sonra meclis toplanarak görüşmeler yapılırdı.

Eski Türk devletlerinde Hsiung-nu’lardan itibaren görülen devlet meclisi ve Toylar, devletin en önemli kararlarının alınıp görüşüldüğü kurullar olmuşlardır. Hakandan sonra devlet teşkilatında önemli bir yere sahip olan bu meclisler yasama ve yürütme yetkilerine sahiptirler. Yargı yetkileri ise belirgin bir şekilde görülmemektedir. Devlet ileri gelenlerinden oluşan bu meclisler hakan seçme yetkisine de sahiptirler. Ayrıca, kanun yapma isinde hakanı denetlemekte ve onun yetkilerini zaman zaman kısıtlamaktadırlar. Bu yönüyle bu meclisler demokratik bir nitelik gösteriyorlar. Türklerin İslam dünyasına geçmelerinden sonra kurdukları devletlerde görülen “Divân” geleneğinde ve “Meşveret” yönteminde de Türklerin bu eski meclislerinin tesiri olduğu süphesizdir50. Ancak, İslam dünyasına girdikten sonraki “Divân”ların eski Türk Toylarının demokratik niteliklerini kaybetmiş oldukları bilinmektedir. Eski Türk meclisi, üyelerinin temsili niteliği olması, yani kendi kabilelerinin iradeleri temsil etmelerini ve bu yolla Hakan’ın yetkilerini sınırlamalarının, bu meclisin demokratik niteliğini oluşturduğu oysa divan ve meşverette artık bu temsili niteliğin görülmeyip, sultanın egemenliğinin gölgesinde toplandıkları görülmektedir.

Gerçekten de tüm araştırmacılar Toyların demokratik niteliği üzerinde birleşmişlerdir. Bu bakımdan “Toy Meclislerinin” Osmanlı İmparatorluğu’ndaki Divân-ı Hümâyûn ya da Meşveret Meclisleri geleneğinde sınırlı tesirleri olmuştur seklinde bir değerlendirme yapılabilir.

Devlet meclisi Toylar gerek karar alma ve meclis nitelikleriyle ve gerekse dini tören, festival, eğlence ve yarışmalarıyla idari, siyasi, askeri, ekonomik, sosyal ve kültürel yönlerden Türk toplumuna birleştirici ve yararlı hizmetler yapmış kurullar olmuşlardır.

Kaynak: https://onturk.org/2011/03/16/turklerde-toy-kurultay/

TÜRKLERDE MEZAR VE DEFİN GELENEKLERİ

Ulus niteliği kazanmış her toplumun, ölünün ardından anılarını yaşatmak için bir takım usul ve adetler meydana getirdiği bir gerçektir. Çok eski tarihten beri ana yurtları Orta Asya başta olmak üzere bilinen eski dünyanın hemen her bölgesinde sürelerce görülen hükümranlığı ve çeşitli bölgelerdeki geçici ve daimi yerleşimleri sırasında, bazı etnik grupların tesiriyle Türklerin gelenekselleşmiş çok değişik usûl ve adetleri olmuştur.

Bu usul ve adetleri, Türklerin İslamiyet’i kabulünden evvel ve sonra diye iki ana grupta toplamak mümkündür. Ancak İslamiyet’in kabulünden sonra da, İslamiyet’ten evvel oluşan usûl ve adetlere bazı yerlerde kısmen değişik görülmekle beraber rastlamaktayız.

Şamanizm, Maniheizm ve Budizm dinlerine inanan Türklerin, bu dinlere dayalı ölüm ile ilgili düşünce ve inançları mezar geleneklerine yansımıştır. Eski Türklerde “tenasuhruh göçü” inancını ilkel bir şekilde de olsa, görmekteyiz. Göçebe şaman Türklerde ölümden sonra ruhun kuş gibi uçup, geldiği yere gittiğine inanılırdı. Orhun Yazıtlarından anlaşıldığına göre, insan ruhu öldükten sonra kuş veya böcek şekline girmekte ve ölen hakkında “uçtu” denilmektedir. Yine Orhun Yazıtlarına dayanarak “ölümle, uçmakla” özdeşleştirilen kergekbolmak deyiminin izahını: O. N. Tuna, bunun bıldırcın türünden bir kuşa işaret etmekte olduğunu ve bu ismin etimolojisinin, “kanatlarını yelken gibi havaya gerici” anlamına geldiğini belirtmektedir.

Batı Türklerinde, İslamiyet’in kabulünden sonra dahi “öldü” yerine “Şunkar boldu” yani “şahin” oldu deyimi kullanılmaktadır. 15. yüzyılda yazılmış Şükrullah’ın Behçet Üttevarih’inde ölüm şöyle yorumlanmıştır:

“Sonunda ecel doğanı Orhan Beğe de pençe vurup yüce uçmağa çekti.”

Oğuz Türkleri şaman “inançlarına göre, İslamiyet’in ulûhiyyet anlayışına yakın olarak bir Tanrı’ya inanıyorlar; öteki dünyada lüzumuna inandıkları için de kahramanlarını at ve silahlarıyla gömüyorlardı. Eski Türk şamanizminde her şeyin üstünde bir gök tanrısına itikat edilmesi, yani “yüce varlık inancı” tek tanrıcılıkla yakın bir paralellik göstermektedir.

Eski Türklerin çoğu şamanlık düşünce ve inançlarına bağlı, ölü gömme adetlerine ait ilk bilgileri Çin kaynaklarında buluyoruz. Bu konuda daha ayrıntılı bilgiler Göktürklere aittir. Hunlara ait haberler ise çok azdır. M.ք3. yüzyılda yazılmış bir Çin kaynağından aktarılan bilgilere göre: “Hunlar ölülerini tabut içine koyarlardı. Bu tabut iki katlı olup, iç ve dış tabutlardı. Bu tabutları altın ve gümüş işlemeli kumaşlarla örterlerdi.

Çin kaynaklarından elde edilen diğer bilgilere bakarak, eski Türklerin defin törenleriyle ilgili usûl ve adetleri şöylece sıralayabiliriz:

1- Ölü için yapılan yas merasimi “yoğ”.
2- Ölüyü gömmek.
3- Ölüyü yakmak.
4- Birden fazla ölü gömmek.
5- Cesetleri mumyalamak “tahnit etmek”.
6- Eşyaları ve yiyecekleriyle birlikte gömmek.
7- Mezarlarının bir köşesine at gömmek.
8- Alpın mezarı yanına kendi heykelini “sin” ve “balbalını” dikmek.
9- Ölüyü tabuta koyup ağaca asmak.

YUĞ TÖRENLERİ

Ölünün arkasından yapılan çeşitli uygulama şekilleri olan bulunan yas törenine “yoğ” denir. Şamanist Türklerde “ölüler kültü” ile bağlı en büyük törenlerden biridir. Bu törende yemeğin yalnız dirilere değil, özellikle ölülere ikram edildiğine inanırlardı. Kıtab-ı Dede Korkut, Manas Destanı gibi eski Türk adetleri hakkında önemli kaynak teşkil eden eserlerde, bu törenin değişik şekil ve uygulamalarına rastlamaktayız. Bu törenlerde ayin, ziyafet ve ağıt yakmak gibi adetler görülmektedir.

Yine Dede Korkut öykülerinden anlaşıldığına göre, Oğuzların cenaze törenleri biraz İslamlaşmakla beraber Hun ve Göktürklerin defin törenlerinden farksızdır. Yoğ, Hunlardan itibaren her devirde Türk boylarında görülmektedir. Hun cenazelerinde tabut, yukarıda belirtilen şekilde süslenir, hizmetkarlar ve odalıklar arkadan gelirlerdi. Bunları da gençler takip ederdi. Hunlarda matem ayini yedi defa yapılırdı. Bu yedi rakamına verilen özel değerin, İslamiyet’ten çok önce ve eski zamanlardan beri devam ede geldiğini göstermektedir: (Üçler, yediler, kırklar).

Göktürklerde yoğ töreninin çok görkemli yapıldığını Orhun Yazıtlarından öğreniyoruz. Burada, Kültegin (Költigin) için yapılan yas töreninden bahsedilmektedir. Verilen bilgiye göre, ölünün bulunduğu çadır etrafına koyun, sığır, at kurban ederler. Ata binip çadır etrafında yedi defa dönerlerdi. Ağlarlar, yüzlerini sembolik olarak bıçakla keserler, bazen de ölünün atını, eşyasını yakarlardı.

Kağanların “hükümdar” mezarları üstüne bir evcik halinde türbeler inşa ederler, bazen de duvarlarına cenk resimleri yaparlardı.

ÖLÜYÜ GÖMME USULÜ

Hemen hemen Bütün milletlerde olduğu gibi, Türklerde de ölen insanın toprağa verilmesi genel bir adetti. Ancak bu usûlün değişik dönemlerde, değişik tarzlarda yapıldığını görmekteyiz. Hunlarda ölülerin gömülmesi yılın muayyen zamanlarında yapılırdı. “Muayyen zamanlarda ölü gömme geleneği” Göktürklerde sekizinci yüzyıla kadar devam etmiştir.

Çin kaynaklarının bildirdiğine göre, Göktürk topluluklarında ilkbaharda ölenler otların ve yaprakların sarardığı sonbahar mevsiminde, kışın ölenler ise, bitkilerin yeşillendiği, çiçeklerin açtığı ilkbaharda toprağa verilirdi. Bazen cesetler yakılır, kalanları gömülürdü.

ÖLÜNÜN YAKILMASI

Yukarıda belirtildiği gibi, cesedin önce yakılıp, kalan bakiyenin gömülmesi şeklinde olurdu.

Ölümden sonra cesedin yakılması adetinin, kötülüklerden temizlenme amacıyla yapıldığı sanılmaktadır. Göktürklerde bir süre sonra terk edilen bu adetin uzantıları 10. yüzyılda Kırgızlarda görülmektedir.

AYNI MEZARA BİRDEN FAZLA ÖLÜ GÖMÜLMESİ

Altaylarda bazı Hun kurganlarında erkek cesetleri yanında kadın cesetleri de görülmüştür. Bu asil kişinin odalığının, öbür dünyada kendine hizmet etsin diye gömüldüğünü göstermektedir. Aynı şekilde Pazırık’ta iki ve beş no’lu kurganlarda ağaç  kütüğünden oyularak yapılmış bir lahitte, erkekle beraber bir kadın cesedi görülmüştür. Dördüncü Pazırık kurganında ise, iki ayrı lahitte hem erkeğin hem de kadının cesedi bulunmuştur.

MUMYALAMA

Türklerde çok eski zamanlardan beri mumyalama adetini zaman zaman görmekteyiz. Hun asillerinde cesetlerin tahnit edilmesinin gereği, muayyen zamanlarda gömülme geleneğinden doğuyordu. Ayrıca bu adet dolaylı olarak çok emek ve zahmet isteyen büyük kurganın bitimine bağlıydı. Küçük tip kurganlarda tahnit edilmiş cesetlere rastlanılmamıştır. Çünkü mumyalama işi asil kişilere mahsustu. Şibe ve Pazırık kurganlarında tahnit edilmiş kadın ve erkek cesetleri görülmüştür. Buradaki cesetlerin iç uzuvları ve kafatasları boşaltılmış olup, içleri kokulu ot, kozalaklar ve toprakla doldurulmuştur. Mumyalama sırasında iç uzuvlarının çıkarılmasının nedeni, kötülüklerin insanın içinde toplanması fikrinden doğmaktaydı. Bu iç uzuvlar “mide, barsak, ciğerler” yerine, insanın ölümden sonraki hayatında bedeninin gücünü sağlayacak doğadan toplanmış şifalı otlar, kokular konulurdu. Ayrıca ölenin bedenine dışarıdan kötü ruhların girmesini önlemek amacıyla mumyalanmış bezler, lifler sarılırdı.

İslamiyet’in kabûlü ile mumyalama işi, bu geleneğin devamı olarak Anadolu‟da Selçuklularda ve Beylikler Devrinde görülmüştür. “A. Ş. Beygu, Ahlat Kitabesi, s. 89” belirttiğine göre, Ahlatlı ihtiyarlar kümbetlerde sapsarı olmuş Terü taze cesetlerin bulunduğunu görmüşler. Bunların mumya olduğu gerçekti. Yine aynı yazarın ifade ettiğine göre, emirlerin mezarları olan kümbetlerdeki cesetler fevkalade itina ile çok sanatkarane yapılmış tabutlar içinde görülmekteydiler.

Evliya Çelebi de Seyahatnamesi’nde bu cesetlerin elbiseleriyle tabutların içinde olduğunu belirtmiştir.

Doğu ve Orta Anadolu’nun bazı kentlerinde, (Konya, Karaman, Amasya, Harput, Kemah) mumyalanmış cesetlere rastlanılmıştır. Bunlardan biri Kemah’ın kuzeyinde bulunan Mengücek Türbesi’ndedir. Selçuklu Sultanı Melikşah zamanında (1072 – 1092), Kemah ve Erzincan havalisinin fethine bu Emir memur edilmişti. Burada kuvvetli bir devlet otoritesi temin eden ve Selçukluların geleneksel armaları olan Çift kartalı yapıtlarında kullanan Mengücek Beyi’nin türbesi iki katlıdır. Yedi köşeli çadırı andıran bu türbenin alt katına yedi basamaklı bir merdivenle inilir.

Çok eski devirlerden itibaren, hatta Sümerler zamanında bilinen “yedi gezegene” izafe edilen ve daha sonraki devirlerde Türklerde “üçler, yediler, kırklar” şeklinde devam eden yedi sayısına verilen özel öneme burada yer verildiği görülmektedir”. Türbenin alt katında dört sanduka olup, bunlardan en baştaki Mengücek Bey’e aittir. 1926’da sandukası içinde sağlam bulunan mumyası aradan geçen zaman içinde çeşitli sebeplerle açılıp, bakılıp, örselenmesi sonucunda tanınmayacak hale gelmiştir.

Belki bu eski geleneğin uzantısı olarak, Osmanlı padişahlarında “mumyalama” olmasa da, zaruri durumlarda “tahnit” işlemleri görülmektedir. Kosova Meydan Savaşı’nın muzaffer kumandanı ve şehidi I. Murat (1360 – 1389) ile Osmanlı İmparatorluğu’nu dünyanın en güçlü devleti haline getiren ve son seferi olan Zigetvar Kalesinin alınışından (7 Eylül 1566) birkaçŒ saat önce ölen, Kanuni Sultan Süleyman’ın (1520 – 1566) ahşaları, bulundukları civara defnedilmiş ve boşalan iç uzuvları güzel kokulu ot ve buhurlarla tahnit edilmiştir. I. Murat Hüdavendigar’ın naaşı Bursa’ya taşınarak camisinin yakınındaki türbesine, Kanuni Sultan Süleyman’ın naaşı ise, İstanbul’da Mimar Sinan’a yaptırdığı Süleymaniye’deki türbesine gömülmüştür.

ÖLÜNÜN YİYECEK VE EŞYALARLA BİRLİKTE GÖMÜLMESİ

Öbür dünyanın hayatın devamı olduğu düşüncesiyle ölüye ait gerekli eşyalar (Elbiseler, silahlar, kaplar vs.) ile yiyecekler kurganın içine yerleştirilirdi.  Ayrıca Türkler “aş vermeyi” önemli bir vazife saymışlardır. İlk zamanlarda aş doğrudan ölüye verilir, yani mezarına konulurdu. Manevi kültür geliştikten sonra bu tören “sevabını ölüye bağışlamak üzere” fakirlere yemek vermek, helva (tatlı) vermek şeklini almıştır.20 Ancak burada Ģu nokta üzerinde durulması gerekir. İslamiyet’in kabulünden önce ve sonra yemek vermek usûlü görmekteysek de yani tatlı vermek adetini, İslamiyet‟in kabulünden önce mevcut olduğuna dair bir kayda rastlamıyoruz. Bunu da İslamiyet’in normal bir ölümü yas sebebi olarak görmemesinde arayabiliriz.

ÖLÜNÜN ATI İLE BİRLİKTE GÖMÜLMESİ

Bilindiği gibi, Türkler atlarına çok önem vermişlerdir. Bugün bile Anadolu’da atasözü olarak kullanılan bu tˆbir, “at, avrat ve silahına sahip olmak” şekliyle süre gelmektedir. Muhtelif tarihlerde Türk boylarında atların sahiplerinin ölümüyle birlikte gömüldüğünü görüyoruz. Eski Türklerde ölen kahramanın atı ile gömülmesi adet olduğu gibi, harplerde hizmeti geçmiş atların da bazen merasimle gömüldüğü olurdu. Sultan Osman’ın (1618 – 1621), ölen bir kır atının mezarının bulunuşu ve Sultan Mahmut’un Œok sevdiği atı Sisli Kır‟ın ölümü üzerine Karacaahmet Mezarlığı’nda bu at için türbe yaptırarak oraya gömdürmesi, bu çok eski geleneğin izlerini taşımaktadır.

MEZARIN BAŞINA SİN VE BALBAL DİKİLMESİ

Eski Türklerde yaygın bir adet gereğince, ölen Alp Kahramanın mezarı başına, kendi heykelini “sin” ve öldürdüğü düşmanları simgeleyen kabaca yontulmuş taşları “balbalını” dikerlerdi.

Bu mezar heykelleri 8. yüzyıldan 14. yüzyıla kadar sürekliliğini devam ettirmiş olup, Moğolistan, Tuva, Güney Altay, Çin Türkistanı, Kazakistan ve Ukrayna’da rastlanılmıştır.

8. yüzyıldan itibaren Göktürklerle görülen ve Kültigin Külliyesi’nin (732) tören yolu üzerinde yüzlercesine rastlanan sinler, Eski Türk boylarının etnik ve sosyal yapılarını, kültür ve geleneklerini aydınlatmak bakımından ayrıca önemlidir.

Yüzleri, yönlere göre duruşları, kuşanımları “kemer, çanta, mendil toka, küpeler”, ellerinde tuttukları “kuş, kadeh” gibi sembolik objeler, Türk kültür tarihinde birçok bilgiye kaynak olmuştur.

Yüzleri daima doğuya bakan bu mezar heykellerinde yüzlerin birbirine benzememesi, kaynaklardaki ölenin portresinin yapıldığına dair bilgileri doğrulamaktadır. Le Bazin, Sin yapmakta usta bir sanatkar okulunun Göktürk Kağanlık merkezinde geliştiğini kaydetmektedir. Bazı sinlerde, bunları yapan sanatkarın adına rastlanılmıştır.

Balballar, Göktürk alplerinin savaşta öldürdükleri düşman sayısı kadar mezara konulmuş ve “doğu – batı yönünde” dizili, kabaca yontulmuş taşlardır.

Ebedi hayata inanan Türkler, öldürdükleri düşmanın kendilerine öbür dünyada hizmet edecekleri inancı içindeydiler. “Balballar” bu düşmanların ruhunu temsil ediyordu. Balbalların sayısı bazen bir, bazen de yüzlerce olabiliyordu. Ancak, sayıları yüzleri bulan balbalların diğer alpler tarafından ölen alpe bir hizmetkar hediyesi olduğu düşünülebilir.

ÖLÜNÜN TABUTA KONULUP AĞACA  ASILMASI

Orta Asya’da Hun ve Göktürklerin egemenlikleri devirlerinde, daha iptidai olan bazı boylar içinde “ölülerini tabuta koyup, ağaca asmak” vardı. Bu boylar arasında Türklerden DuboTubalar vardı. Bu adet Yakutlarda 18. yüzyıla kadar süregelmiştir.

Sonuç olarak, İslamiyet öncesi Türklerde ölü gömme adetlerinin çeşitliğini, her Türk boyunun kendi dini inançları ve geleneklerine dayanarak oluşturduğunu söyleyebiliriz.

KAYNAK: TÜRKLER – CİLT:3

Eski Türklerde Aile ve Evlenme Gelenekleri

Kadın ve erkek insan türünün devamını sağlayan, hayatlarını bütünleştirerek bir araya gelen iki ayrı cinsi oluştururlar. İnsan toplumlarının en ilkelinden en modernine kadar tarihin hemen her aşamasında evlenmenin, her zaman ve her yerde yaygın bir toplumsal ve kişisel davranış olduğu görülür. Evlenme gerçekten de, bireysel olduğu kadar, tüm toplumu ilgilendiren bir olgu özelliğine de sahiptir.

Evlilik bir anlamda ailenin meşruluğu olarak kabul edilir. Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hemen her toplumda ailenin temel unsuru olarak evlilik görülmektedir. Bu temel unsur karşılıklı anlayış ilkesine dayanır. Evlilikte uyum, beklenen ve arzu edilen bir durumdur. Ne var ki, beklenmeyen durumlarda ortaya Œçıkan sorun ve zorluklar bazen bu uyumu bozmakta ve yeni başka sorunlara neden olabilmektedir. Sorunlar, aile yapısını ve birliğini temelden sarsacak bir boyut kazandığında ise boşanma, kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Boşanma evlilik bağının sona erdiğini gösteren hukuki bir kavram olmanın ötesinde toplumsal anlama da sahiptir.

Her toplumun olduğu gibi Türklerin de bir yazısız hukuk dönemi vardır. Yasa koyan hukuk adamının Œçıkışına kadar, hukuki işler bir takım adetler ve geleneklerce düzenlenir. Yakutlarda, Kırgızlarda, Orta Asya Türk aşiretlerinde bugün Batı ve Doğu Türkistan da aynı durum görülmektedir. Genel olarak bu geleneklere bakıldığında, kadına oldukça iyi bir statü verilmiştir. Nişanlılıkta, erkeğin kadına verdiği kalın ve evlenme boşanma meselelerinde demokratik esaslar görülür.

Bu makale çerçevesinde, eski Türklerde düğün ve başlık geleneği, boşanma, ailede kadın –  erkek (ana – baba) ilişkileri ele alınacaktır Ayrıca, İslamiyet’in kabulü ile Türk ailesinde meydana gelen değişmeler ile ilgili görüşlere kısaca yer verilecektir.


Evlenme Gelenekleri 

Tarih öncesinde evlilik ilişkilerinin nasıl düzenlendiği hususu net olarak bilinmemektedir. Bilinen, bugünkü biçimiyle ailenin ve baba ailesinin ataerkillikle birlikte ortaya çıktığıdır.

İnsanoğlunun evliliği konusunda başta sosyologlar ve antropologlar olmak üzere birçok sosyal bilimci görüş belirtmişlerdir. Farklı evlilik biçimleri üzerinde durmuşlardır. Bu farklılıklar, bir yandan kültürler arası çeşitliliklere işaret ederken, diğer yandan evliliğin de diğer toplumsal kurumlar gibi zamanla değişime uğraması anlamına gelmektedir.
„Grup içi evlilik‟ (endogamy), grup dışı evlilik‟ (exogamy), tek eşli evlilik‟ (monogamy),  çok eşli evlilik‟ (poligamy), çok kadınla evlilik‟ (polygny), çok erkekle evlilik‟ (polyandry), yenge evliliği‟ (levirat), baldız evliliği‟ (sorarat) bu farklı evlilik türlerine örnek biçimlerdir.

Farklı tanımlamalara ve sınıflandırmalara karşın, toplumlar kimin kiminle, kaç eşle ve hangi koşullar altında evlenebileceğine dair bir takım kurallar oluşturmuşlardır. Çok değişik uygulamalar olmakla birlikte evlilik, esas itibariyle toplum tarafından onanan kadın ve erkek, ya da kadınlar ve erkekler arasında meydana gelen bir ilişki türünü karakterize etmektedir. İlişkinin belli kalıplar içinde gerçekleşmesi de evliliğin sosyal bir kurum olarak ele alınıp incelenmesini olanak vermektedir.

Evliliğin sosyolojik tanımlanması yanında, hukuki, dini, antropolojik, psikolojik ve ekonomik yanları ile de tanımlamak mümkündür. SonuŒ olarak evlilik birbirlerini seven, birbirleri ile bir ömür bir arada yaşamayı göze alan iki insanın birlikteliklerinin zihinlerde ve toplum gözünde resmileşmesidir. Ailenin genel geçer tanımında evliliğe dayandığı söylenmektedir. Her aile türünün kendine özgü evlenme biçimleri vardır. Bu nedenle kız isteme, söz kesme, nişan, nikah ve düğün adetlerinin sosyolojide büyük önemi bulunmaktadır.

Eski Türklerde evlenme gelenekleri konusunda araştırmacıların farklı şeyler söylediğini görmekteyiz. Bu konuda referans olarak kabul görenlerden biri daha önce sözünü ettiğimiz Grenard’dır. Grenard’ın Türkistan‟da evlenme törenleri konusundaki görüşleri özetle şöyledir;

4  erkek, dostlarıyla beraber kız babasının evine gider. Kızın babası, gelenleri kapıda karşılar. Kendilerine misafir ekmeğini verdikten sonra delikanlının boynuna bir yazma sarar. Bu yazma, otoritenin artık babadan delikanlıya geçtiğine alamettir. Bundan sonra bir fincan tuzlu su getirilir. Bu tuzlu su içinde ıslanmış ekmeği nişanlılar yerler, kız baba evinden çıkar. Atlı bir alay, musiki ile güveyin evine gider. Gelinle onun tarafından olanlar ağlarlar, sızlarlar. Delikanlı tarafı da teselli edici şarkılar söylerler. Güvey tarafı, yalancıktan bir kız kaçırma hareketi yapar. Kız tarafı karşı koyar. Güveyin boynundaki yazmayı almak isterler. Güvey yazmayı vermemek için, bedel olarak herkese ayrı ayrı paralar verir (Düğünlerde para serpmek adeti buradan kalmış olsa gerektir).

Alay erkek evinin eşiğine gelince, ev eşiği mukaddes olduğu için, genç kız eşiğe basamaz. Bir keçe içine konarak, el üstünde kapıdan içeri sokulur. İçeride yanan ocak ateşinin yanına giderler (Roma’da bu ateş, aile atası mabudun ateşidir. Türklerde, aile koruyucusu perinin ateşidir) Genç kızın perisi ile erkeğin perisi birdenbire barışmayacağı için, kız ve delikanlı, üç gün ayrı dururlar. Kız, çadırın bir köşesinde gizli kalır. Üç gün sonra yüz açılma merasimi yapılır. Türklerde “yüz görümlüğü” adı ile hediye verilmesi bu gelenekten kalmadır.

Gökalp‟e göre düğün adetleri evliliğin bir takım gereksiz, anlamsız törenlerden ibaret değildir. Düğün adetleri evlilikle o kadar sıkı bir bağa sahiptir ki, evliliğin çeşitli biçimlerini, bağlı bulunduğu düğün gelenekleriyle ayırt edebiliriz derken, düğün gelenekleri açısından toplumları beşe ayırmaktadır. Bu ayrımı yaparken, bir anlamda düğün geleneklerinin toplum türlerine göre gösterdiği değişimi de ele almıştır.

Türköne’ye göre, ilk dönem klan egzogamisi (dıştan evlenme) şimdilik bir yana bırakılırsa, ataerkil kabile ve aşiret dönemlerinde, evliliklerin kız kaçırma suretiyle olduğu görülmektedir. Kabile federasyonu (il) aşamasında eski egzogami daireleri devam etmesine rağmen, toplumun genişlemesi dolayısıyla, kabileler arası evlilikler, endogamik evlilikler olarak yorumlanabilir. Nitekim Gökalp, Türklerin, il aşamasında evliliği endogamik olduğunu belirtir ve endogamiyi kadın erkek eşitliğinin temeli sayar. Egzogamik evliliğin sadece totemizm döneminde geçerli olduğunu belirten Gökalp, eski Türklerin bu dönemi çoktan geçtiklerini, Natürizme ulaştıklarını, il aşamasında zevcenin „il‟den olmasının şart olduğunu söylemektedir. Böylece kabile aşiret dönemlerini atlayarak hemen il aşamasına ve endogamiye geçmektedir. Ona göre zevcenin ”il‟den yani zevcin akrabasından bulunması, onu hukukça yükseltecek bir nedendi. Çünkü eski kavimlerde, her toplum kendisini diğerlerinden daha yüksek ve asil addederdi. Evlilik, asalette birbirine eşit olan iki bireyin birleşmesi demek olduğundan, ancak iki tarafı aynı il‟den olan bir evlilik, „Türk Töresi‟ne uygun olurdu. Kısacası, o zaman, “dıştan evlilik‟ kuralının geçerli olması gerektiğini söylüyor.
Ataerkil ailenin temelini oluşturan dıştan evlilik ve kız kaçırma geleneği, Türklerde uzun süre, bazı yerlerde günümüze kadar devam etmiştir. Bu adetlerin kalktığı yerlerde izleri görülür.

İnan, Türklerde dıştan evliliğin, daha çok belli iki boyun birbirlerinden kız alıp vermesi biçiminde olduğunu, yani iki boyun, aralarında karşılıklı kızlarını değiştirdiğini söyler.
Altay ve Yenisey boylarında dıştan evlilik hala yürürlüktedir. Bugünkü Altaylılarda her kabile birkaç yüz nüfustan ibaret olmasına rağmen, hiçbir kabile kendi dahilinde evlenmez. İnan‟a göre eski dönemlerde evlenme yasağı daha çok geniş bir alana yayılmıştı. Bu dönemlerde evlilikler kız kaçırma ve yağma yoluyla olmuştur. Yakut ve Altay Türkleri arasında son zamanlara kadar evlenme, ancak kız kaçırma ile meşru sayılmıştır. Altay Türklerinde bugün de, evlenmeler kız ve erkek taraflar arasında anlaşmayla yapıldığı halde, erkek kendi soyunun yiğitleriyle beraber giderek kız kaçırır.

Türkdoğan’a göre Türkler aracılar yoluyla evlenme geleneğine sahiptiler. Bu modelde kadının yeri Œok önemlidir. Ona göre Türklerde toplumun çekirdeği aileden oluşur. Bu da ana, baba, oğul ve torunlardan ibarettir: Evlenip giden kızlar ile onların çocukları, aileden sayılmazlardı. Görülüyor ki, Türk aile düzeni, adeta bir “aile sigortası‟ halinde kurulmuştur.

Eski Türklerde, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bunun için annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileri olurdu. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi o idi. Türk tarihinde kadınların hükümdarın naibi olabilmeleri veya devlet içinde büyük söz sahibi olmaları da bundan ileri geliyordu. Türkdoğan’a göre bekaret anlayışı Türklerde, İslamiyet’ten önce de vardı. Türkler bakire kız için, “kapaklığ‟ yani kapalı kız diyorlardı. Eski Türklerde evin sahibi kadındı. Bundan dolayı, ev kadını için en yaygın söz “evci‟ idi. Göktürklerde “eş‟ derlerdi.

Eski Türklerde çok karılılık konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan birisine göre; eski Türklerde çok karılılık bulunduğunu gösteren hiçbir etnografik araştırma bulunmamaktadır. Müslüman Kırgızlarda, Doğu Türkistan Türklerinde mevcut olan çok karılılık ise Araplarda ve Acemlerde görülen çok karılılık olmayıp büsbütün başkadır ve Türklere has bir adet halini almıştır. Grenard, iki veya daha çok karılı olmak isteyen erkeklere Doğu Türkistan Mollalarının istemeyerek izin verdiklerini, ikinci veya üçüncü eşlerin ilk eşin bulunduğu kentten başka bir yerde oturması gerektiğine işaret ediyor. Boşanmaya gelince bu, örf ve adetlerce son derece fena karşılanmaktadır. Cengiz Yasası‟na göre boşanmanın erkek aleyhine ölüm cezası ile karşılandığı göz önüne alınacak ve yasanın Türk adetlerini kanun haline soktuğu düşünülecek olursa erkeği kadın karşısında ne kadar saygılı bir konuma getirdiği anlaşılır.


Eski Türklerde Ana Baba Olgusu 

Aile en dar anlamıyla anne, baba ve çocuklardan oluşmuş, sosyal nitelikli bir kurumdur. O halde ailenin temelinde anne, baba ve çocuklar vardır. Bir çatı altında bulunan bu insanların gerek aile içindeki konumları ve gerekse birbirleri ile olan birebir ilişkileri önem arz etmektedir. Bir toplumsal örgüt kabul edilen ailede, aile içinde bulunan kişilerin bireysel konumları kadar, birbirlerine karşı ilişkileri, ailenin bireyleri tanımlama biçimleri, aile içindeki hiyerarşiyi ve düzeni anlama bakımından önemli kabul edilmektedir. Bu bölümde eldeki verilerden hareketle Eski Türklerde “anne ve baba‟ olgusunun genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Anne: 

Babaya “kang‟ diyen eski Türkler anneye de “ög‟ demektedir. Bugünkü “ögsüz‟ (öksüz) de buradan gelmektedir. Kültigin, Kitabelerde Gök Türk Devleti‟nin kuruluşunu anlatırken; “Türük bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin kangım İlteriş Kaganıg, ögüm İlbilge Katunug Tengri töpüsinte tutup yügerü kötürmüş…” (Türk milleti yok olmasın diye, babam İlteriş Kağan ile annem İlbilge Hatun’u Tanrı tepelerinden tutmuş ve insanoğullarının üstüne çıkarmış diyordu. İlk defa Altay Dağlarının kuzeylerinde bulunan Göktürk yazılarıyla yazılmış Kemçik Yazıtında görülen anne (ög) sözü, Uygur çağında da “ög‟ (anne) biçimindedir. Örneğin; “öglüg‟ anneli, “ögsüz‟ annesiz) anlamındadır.
Diğer yandan Divanu Ligati’t Türk’te “ana‟ “apa‟ olarak yer alırken, diğer Türk lehçelerinde şu biçimdedir:
Kıpçak: ‟ana‟, Altayca: “ene‟, Çağatayca: “aça‟, Kaçar: “ene‟, Kazan: “eni‟, Kırgız: “ene‟, ve “apa‟, Hebet: “ene‟, Sagay: “ene‟, “şor‟, Telcüt: “ene‟, Çuvaş: “ama‟ ve “an’ne‟dir.

Uygurlarda “anaata”, anababa sözleri çok yaygındı.
Türk hukuk anlayışına göre, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bundan dolayı ananın yeri, babanın diğer akrabalarından ileridir. Babanın mirası anneye değerdi. çocukların vasisi de o idi. Türk tarihinde kadınların, hükümdarların naibi olabilmeleri veya devlet içinde söz sahibi olmaları da, bundan ileri geliyordu.

Aile içi ilişkilerde kadının birden fazla rolü vardır (annelik, eşlik, gelinlik, yengelik, eltilik vs.). Türk kültüründe kadına verilen değerden dolayı “ana baba‟, “karı koca‟ denirken, anne babadan önce söylenirdi. Göktürk çağında da anne sözü babadan önce kullanılıyordu: “annenin öğüdünü al, babanın da sözünü dinle‟ veya “annesi babası sevinir‟ gibi deyişlerde anne hep önce söyleniyordu. Bir Uygur yazısında ise “anne ve babanın gönlünü oğlu ve kızı alamaz‟ deniyordu. Anneyi öne alan bu gelenek, Dede Korkut Hikayelerinde de daha anlamlı olarak “anaata‟ ve “kadın anabeğ baba‟ şeklinde görülmektedir. Buradaki “kadın‟ tanıtması (beğlik gibi) ananın bir unvanıdır. Kadınlık burada anneyi yüceltmek için söylenmiştir. Yine Göktürk Yazıtlarında anne, “ögüm hatun‟ (annem hatun) şeklinde, hatun unvanıyla birlikte anılmaktadır.
Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün. Buradan anladığımız, eski Türklerde kadına verilen statü son derece yüksek ve bir anlamda erkekle eşit düzeyde. Nezaket çerçevesinde çok yerde kadına ait sıfatlar erkeğe ait olandan önde kullanılmaktadır.

Gökalp, Cumhuriyet döneminde kadının yeri nedir ve ne olmalı sorusuna cevap ararken, eski Türklerde kadını araştırmayla işe başlar. Ona göre eski Türkler feminist idiler. Hukukça erkekle kadın birbirine eşit sayılmakta idi. Toplantılarda kadınla erkek tesettüre ait bir kayıtla kayıtlanmazlardı. Emirnameler “Hakan ve hatun emrediyor ki… diye başlardı ve yine eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsine hukuk vermemiş, hürmet göstermemişlerdir. Gökalp‟in eski Türklerde kadın erkek eşitliği konusunda, bir başka ifadesi ise şöyledir:

Eski Türkler, erkeği “sağ‟, sınıfına, kadını „sol‟ sınıfına koymakla, kadın ile erkeği birbirine karşı tabu olmak şöyle dursun, birbirine gerekli ve tamamlayıcısı olarak görmektedir. Bu nedenle gerek siyasi, gerek iktisadi ve bedii işlerde birlikte çalışmaları gerekirdi demektedir.

Dede Korkut Hikayeleri tüm diğer destanlar gibi erkeklerin kahramanlıkları üzerine kurulmuştur. Destanlarda kadınlar kahramanların anneleri, eşleri veya nişanlıları, sevgilileri olarak yer alır. Dede Korkut’un kadınları da böyledir. Hikayelerin giriş bölümünde aile bireylerinin taşımaları gereken özellikler öz olarak verilmiştir. Dede Korkut’ta bazen kendileri de cesur ve güçlü birer kahraman olan kadınlara, „sevgili eş‟ ve özellikle “ana‟ olarak yakınları tarafından büyük değer verdiği görülür. Göçebe Oğuz toplumunda kadın, özellikle ana olarak saygın bir konumdadır.

Kız çocuğunun eğitimi annenin üzerinedir. Hikayelerin giriş bölümünde ayrıca kadın tiplerini sınıfladığı görülür. Evin dayağı, solduran sop, dolduran top, bayağı kadın ismini verdiği dört tip kadından söz eder. Evin dayağı adını verdiği en olumlu Türk kadın tipidir. Bu tip, yabandan bir misafir gelse onu ağırlayan, doyuran, kocasının adını kötü çıkarmayan kadındır. Bunun tam tersi de bayağı kadındır. Bu tip sürekli kocasını mahcup eder, cimrilik yapar, nankördür. Solduran sop tipindeki kadın, tıka basa yemek yer, yine açlıktan şikayet eder ve kocasından bir türlü memnun kalmaz. Yeni kocaya varmak düşüncesi devamlı zihnini meşgul eder. Dolduran top, kendi ilgisizliği sonucu evine gelen zararları önleyemedikleri için komşularına sitem eder. “Komşu hakkı Tanrı hakkıdır‟ sözünü de bu sitemine mazeret olarak kullanır.
Buradan da anlaşılacağı üzere Dede Korkut’un hikayelerinde idealize ettiği kadın evin dayağı olan kadındır ve o, misafirperver, kocasını misafir yanında mahcup etmez, cömerttir, evin sahibidir, kocasının şerefini korur, dedi kodu yapmaz, nankör değildir, kocası ile uyum içindedir, gözü dışarıda değildir.
Diğer bir ifade ile Dede Korkut’ta kadın, Kutadgu Bilig’de açık bir şekilde yer alan ve Divanü Lügati’t Türk’te ipuçlarıyla ulaşılan hain, korkak, şehvet düşkünü ve aldatıp yaltaklanan kadın imajından çok uzaktır. Burada kadınlar savaşçı ve avcı kahraman erkeğe göre yine ikinci planda, onun koruması altındadır ama iffetli, sadık, bağlayıcı rol oynarlar. Sık sık onların fikrine başvurulduğu görülür. Türköne’nin de vurguladığı gibi, göçebe fetih ve yağma düzeninde, savaşçı, sürü sahibi ve avcı kahraman erkekler, sürekli hareket halindedirler. Bu yüzden öfke ve duygularıyla, anlık tepkileriyle hareket eden bir kişiliğe sahiptirler.

Dede Korkut’taki kahramanların genellikle böyle oldukları görülmektedir. Kadınlar ise, onlara akıl fikir veren, yol gösteren, yatıştıran, aile üyeleri arasında sağlam bağların oluşmasını sağlayan kişiler olarak görünürler.

Destanda kadınların statüsü yüksektir. Birden fazla evliliğe, bir işaret olsun yoktur. Her bir kahramanın bir kadını vardır. Dirse Han, evladı olmadığından dolayı karısına çok darılıyor (bu ayıp senin mi benim mi? diyor). İkinci kadınla evlenmek fikri aklına gelmiyor. Dede Korkut Destanı, Oğuz Kağan Destanının bir devamı olarak, İslam geleneğini yansıtmasına karşılık, Dirse Han’ın tek kadınla yaşaması, hala destanda eski Türk töresinin canlılığını koruduğunu bize göstermektedir.

Baba: 

Türkler eskiden babaya, kang derlerdi. Göktürk Kitabelerinde Kültigin Babası İlteriş Kagan’ın devleti kuruşunu anlatırken, „kangım kagan yiti yegirimi erin taşıkmış taşra‟ (babam kağan on yedi adamla baş kaldırmış) diyor. Aynı babanın oğullarına „kanğdaş‟, üvey kardeşler için ise, „kanğsık‟ deniyordu. XI. yüzyıldan sonra Türkler, babaya ata demeye başladılar. Eski Türkler de bugün bizim ana baba söyleyişimiz gibi, anayı öne alarak ög ve kang diyorlardı. Yine Güler’in belirttiğine göre Anadolu’da babaya; “ece‟, “izi‟, “ede‟, “eye‟ de denilmektedir. Bu Anadolu sözleri de en eski Türklerdeki “eşi‟, “içi‟, ige‟ gibi deyişlerden başka bir şey değildir. Bu ifadeler daha çok evin büyüğü ve sahibi için söylenirdi. Evin büyüğü için bazı Türkler ise “ot ağası‟ yani “ateş ve ocağın ağası, sahibi” demişlerdir.

Oğuz‟da erkek önce yiğittir, merttir, kahramandır. Çevresi düşmanla çevrili olan bir toplum için bu nitelikler elbette önde olacaktır. Erkek çoğu zaman savaşta ve avdadır. Erkeğin yaşamının önemli bir kısmı dışarıda olduğu için, evin işleri kadının üzerindedir. O nedenle evin dayağı tipi kadına ihtiyaç olacaktır. Hikayelerin bir çoğunda bu konular işlenmektedir. Bunlardan Dirse Han Oğlu BoğaçŒHan‟ hikayesinde, erkeğin toplum içindeki yerini ve sorumluluklarını gösteren bir çok anekdot bulunmaktadır. Hikayede topluma ve kadınlara karşı yanlış yapan kim olursa olsun isterse Han oğlu olsun, yaptığının cezasını çekeceği ana fikir olarak işlenmektedir. Bir yiğit kim olursa olsun Oğuz ilinde kıza, kadına dokunamaz, yaşlı kimselere hakaret edemez. Babasından izinsiz ava çıkamaz, sarhoşluk mazeretiyle kötü işlere kalkışamaz.

Başlık Geleneği 

“Kalın‟ vermek, Fransız sosyolog G. Richard’ın kabul ettiği gibi, bazı ilkel topluluklarda erkeğin kadını satın alması anlamında değildir. Araplarda görülen mehrin vasıflarını taşımaktan ziyade Cermenlerde mevcut olan “sabah hediyesi morgengabe”ne benzer. Gerçekten sosyologlar yalnız eski Araplardaki değil, İslam hukukundaki evlenmenin de bir çeşit ticaret sözleşmesi sayıldığını kabul ediyorlar. Fakat “kalın‟ bugünkü haliyle sadece kadın karşısında erkeklik onurunun korunması için de bir gerekçedir. Değeri azlığında ya da çokluğunda değil, yalnız bir hediye olmasında aranmalıdır.

Evlenme günümüzde olduğu gibi eski Türklerde de toplumsal bir görevdi. Bekarlık ayıp sayılırdı: Evlenecek delikanlı, kız tarafına “kalın‟ vermek mecburiyetinde idi. “Kalın, kalıng, kalım‟ biçiminde tüm Türk lehçelerinde rastlanan bu olgu, karşılıklı bir sözleşmeydi yeni evlenenlerin yaşamlarını düzenlemeleri için yapılan bir yardımdı. Kadın eğer boşanıp baba evine giderse, kalın olarak verilen mal iade edilirdi. İslam hukukundaki mehire karşılık olan kalına karşı kız tarafı da çeyiz getirirdi. Kalın geleneği, koca büyük bir maddi zarara uğrayacağı için kadını boşamasını engeller, kadının getirdiği çeyizden dolayı aile mülkünün ortağı olduğu için huzur içinde bulunurdu.

İnan, başlık adetinin, kız kaçırma geleneğine karşı geliştirilmiş bir adet olduğunu söylemektedir. Kız kaçırma sistemine dayalı evliliklerin devamlı huzursuzluğa yol açması yüzünden, zaman içinde anlaşma yoluna gidildiği söylenmektedir. Kalın (başlık) adeti, bu anlaşma sırasında doğmuş olmalıdır. Bugün çeşitli yerlerde görülen evliliklerde kız kaçırma taklidi yapılması, eski kız kaçırma yolu ile evliliklerin sembolik bir devamıdır. Bu suretle kız tarafı, aslında bunu isteyerek yapmadığını göstermiş olmakta; erkek de ödenen bedele rağmen, yiğitliğini, fizik gücünü vurgulamakta ve kızı bileğinin hakkı ile kazandığını ifade etmektedir.
İnan anlaşmanın kalın ödemek suretiyle olduğunu belirtmektedir. Kırgızlar ve Başkurtlar kalın yerine “süyek satımı‟ derler. Süyek, kemik demektir. Süyek satımı boydan birinin, yabancı bir boya satılmasını ifade eder, eski dönemlerde kalın malının boyun ortak malı sayıldığını, boy üyeleri tarafından ortaklaşa ödendiği gibi, alan boyun üyeleri arasında paylaştığını anlatmaktadır.

Türkdoğan’a göre kalın ve başlık Türk ailesinin temel sigortasıdır. Ancak, kalın, başlık değildir. Kalın, babanın oğullara, evlenme payıdır; başlık ise evlenme sırasında kız ailesine verilen bir hediye görünüşündedir. Baba malından kızlara bir pay düşüyorsa bu da kızın çeyizidir. Ona göre kalın, bir süt hakkı, bir hibedir. Göktürk Yazıtlarında, “kız‟ sözünün başka bir karşılığı da pahalı demekti. “Süt hakkı‟, “kemik hakkı‟, “ana bezi‟, “bacı yolu‟ gibi anlamlara gelen kalın, kızların oğlan evinde basılıp, köle haline gelmemeleri içindi.

Görülüyor ki kalın, tarihi süreklilik kodunu belirleyen bir aile pekiştirici teminat akçesidir Kalınsız kız verme geleneğine yine anıtlarda rastlıyoruz. Bu da, eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlarda yaygındır.

Oğuzlarda, evlenecek kişi, birisinin kızını, kız kardeşini veya velayeti altında olan bir kadını, bir miktar Harezm kumaşı karşılığında ister; başlığı veliye verdikten sonra, kızı alıp çadırına götürürdü. Başlık, deve veya başka hayvan da olabilirdi. Kutluklarda ise evlenen erkek, tüm malını başlık olarak verdiği gibi, kızın velisine de bir sene hizmet ederdi. Bu yüzden Kutluklarda çok eşlilik görülmez. Kutluklarda kocası ölen kadın bir daha evlenmez. Boşanma yoktur. Kutluklarda hükümdarın dahi çok kadınla evlenmesi yasaktır. „Özet olarak eski Türk gelenekleri içinde yaygın biçimde bir başlık olgusu bulunmaktadır.

Günümüze kadar ulaşan eski bir Türk geleneği olan “kalın‟, bilinen tarihlerden bu yana bir “düğün geleneği‟ olarak varlığını sürdürmüştür. Bazı araştırmacılar “kalın‟ ve “başlığın‟ benzer ya da farklı olduğu hususunda da tartışmalar mevcuttur.

Boşanma 
Boşanma,“yasal olarak kurulmuş bir evlilik ilişkisinin yine yasal biçimde ortadan kaldırılması” olarak tanımlanabileceği gibi, “evlilik kurumunun bir taraf veya iki taraf kararı ile çözülmesi” biçiminde de tanımlanmaktadır. Diğer yandan boşanma “bağların oldukça kesin olarak kopması olup, başarı sağlayamamış olmanın doğurduğu çeşitli üzüntüler ve pişmanlıkların duyulduğu bir durum” olarak da algılanmaktadır.
Boşanma da, evlilik kadar eski bir olgudur. Babil döneminde (M.Ö. 2500 – 2300) Hammurabi Kanunlarında evlenme sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Roma ve Yunan uygarlıklarında boşanmanın var olduğunu ve bunun da toplumun geleneklerine ve mevcut yasalarına göre sınırlandırıldığı görülür. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabul etmesiyle kilise serbest boşanma sistemine müdahale etmiştir. Eski Türk ve eski Cermen hukuklarında ve hatta Roma hukukunda ilk dönemlerinde boşanmanın sadece erkeğe verilen bir hak olarak yer aldığı görüldüğü gibi, öte yandan eski Franklarda ve eski Romalılarda, kimi koşullara uyarak, bazı tür evlenmelerde eşlerden her ikisine de boşanma hakkı tanınmıştı.

Eski Çin‟de kadın erkek varis doğuramaz, hırsızlık ve zina yapar ve kocasını ihmal ederse, kocası tarafından boşanabilirdi. Koca, karısından rahatlıkla boşanmasına rağmen, bu durum kadın için söz konusu değildi. Halbuki eski Türklerde bu hak her iki taraf için söz konusu idi.

Ögel, eski Türklerde kalın yanacağı için, aile üyelerinin buna karşı çıktığını ve bu yüzden boşanma olayının görülmediğini söylemekte ve geçen yüzyılın Türk illerinde gezen araştırmacılar, kadının şikayet hakkından bile söz etmişlerdi. Vardığı erkek sakat veya iktidarsız çıkarsa, kadın şikayetçi olur ve kalın ödeyerek ayrılabilirdi demektedir.

Eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlar’da yaygındır.

Genç, “XI. Yüzyılda Türklerde Evlenme‟ isimli makalesinde Dede Korkut Destanlarında, Divanü Lügati’t Türk ve Kutadgu Bilig’de bugün Anadolu’da halaˆyaşayan birŒçok geleneğin var olduğuna işaret etmiştir. Görücüler başlığı altında tanımlanan, Sawçı (sözcü – elçi), Yorığçı (hısımlar, akrabalar ve dünürler arasında gidip gelen adam), arkaçı (evlenme zamanında dünürler arasında gelip giden adam), başlık, nişan, çeyiz, düğün, sağdıçlar, nikah, gelinin eve gelişinde yapılan işlemler, boşanma konuları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati‟t Türk’ünde boşanma ile ilgili şu ifadeler var:

Evlilik hayatının doğal tezahürlerinden olarak bazı hallerde kadın ile kocası arasında geçimsizlik olmakta, bu gibi durumlar sonucunda boşanmalar da meydana gelmekte idi (er kişi birle tek tek boldu: koca, karısı ile geçimsizliğe düştü, ol işler boş: o kadın boştur, boşanmıştır. Kadının boşanmasına bugün de olduğu gibi boşanma (boşama, boşatma) denildiği anlaşılmaktadır. Genç, bu fiilin Divan’ın bir çok yerinde boşanma biçiminden çok, boşama ve boşatma şeklinde kaydedilmesi, boşamanın erkek tarafından yapıldığını, yani belki de tek taraflı bir iş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bunu kuvvetlendirecek kayıtlar da mevcut olduğuna işaret etmektedir.
Kaşgarlı, yine boşanma ile ilgili olarak “baş yolmak‟ ifadesini de kaydetmiş, “Uragut başın yoldı= kadın başını kurtardı, mihrinden ve başka şeylerden vazgeçerek kocasından ayrıldı”

Genç bu ifade edilişte, ayrılma ile boşanmak suretiyle ayrılmak arasında fark olduğunu, birinde erkeğin kadını boşadığını, ikincisinde ise kadının bazı haklarından vazgeçerek erkeği boşanmaya razı ettiği görüşündedir. Kaşgarlı bu hususu bir başka kaydında şu biçimde açıklamakta; “uragut yolundı= kadın kocasına para vererek boşandı. Buradan da anlaşılacağı üzere, kadın, memnun kalmadığı kocasından ayrılmayı arzulamasına rağmen kocasının bu işe rıza göstermemesi halinde, ya bir takım haklardan vazgeçmekte, ya da üste para vermek suretiyle onu bu işe razı etmektedir.