Etiket arşivi: eçü

BODUN (Halk, Topluluk, Kavim, Millet)

Bodunu kısaca boylar birliği şeklinde tarif etmek mümkündür. Gerçekten de bodun, akraba boyların bir teşkilat etrafında toplanması ve bir pota içerisinde erimesiyle meydana gelmekteydi. Mesela Oğuz Bodun, Barlık ırmağı kıyısında otururken altı, Selenga nehri çevresinde otururken dokuz boy halinde idi. Daha sonra Seyhun nehri çevresinde ortaya çıkan Oğuzlarda ise boy sayısı yirmi dörde yükselmiştir. Batı Göktürk Devletinin temel unsuru olan “On-ok Bodun da, on akraba boydan oluşmaktaydı. Karluk Bodun ise, önce üç boy halinde iken daha sonra boy sayısı dokuza çıkmıştır. Aynı şekilde Peçeneklerin boy sayısı önce sekiz iken, sonra bu sayı artarak, on bire ulaşmıştır.
Bodunun başında “Kağan, Han, İl-teber, Yabgu, Şad, Erkin” gibi unvanlar taşıyan bir başkan bulunuyordu. Bodun, devleti meydana getiren temel unsur idi. Bu bakımdan siyasi bir topluluk niteliğindeydi. Devlet, sadece tek bir bodundan meydana gelmiyordu. Aynı zamanda bodun başkanı olan Türk hükümdarı, diğer bütün bodunları aynı devlet çatısı altında toplamaya çalışmaktaydı. Mesela, büyük Hun Hükümdarı Mete (Bagatır/Batur: M.Ö. 209-174), büyüklü küçüklü 26 tane şehir devletinin hakimiyetine son vererek, büyük Hun Devleti‟ni meydana getirmiştir. Buradaki, 26 şehir devleti, en az 26 boduna dayanmaktaydı. Aynı şekilde, Göktürk Kağanları da 12 tane bodunu Göktürk Devleti çatısı altında toplamışlardır. Bunların adları, Göktürk yazıtlarında şu Ģekilde zikredilmiştir:

Türk veya Türük bodun, Oğuz veya Dokuz Oğuz bodun, On-ok bodun, Töliş bodun, Tarduş bodun, Karluk bodun, Türgiş bodun, Ediz bodun, İzgil bodun, Çik bodun, Az bodun, Soğdak bodun.

Türk devlet başkanları, itaat altına aldıkları (tizligig sökürmek, başlıgıg yüküntürmek) ve merkezi idareye bağladıkları (baz kılmak) bodunların başına bazen tiginlerden birini, bazen de kendi içlerinden birini tayin etmekteydiler. Mesela, Kapgan Kağan, yeğeni Bilge’yi Tarduş bodun üzerine “Şad”, Uygur Kağanı oğlu Bayan-Çor‟u Oğuzların üzerine idareci olarak tayin etmiştir. Savaşta öldürülen bodun başkanının yerine ise, yine o bodunun içinden biri bodun başkanı olarak seçilmekteydi. Mesela itaat altına alınan ve Göktürk Devleti’ne bağlanan On-ok Türklerinin başına Bars Bey “kağan” olarak tayin edilmiştir. Hatta Bars Kağan’a hanedandan bir prenses eş olarak verilerek, tabi bodun başkanı ile merkezi idare arasındaki ilişkiler kuvvetlendirilmiştir.
“Bodun”un varlığını koruyabilmesi ve devam ettirebilmesi için bazı şartların yerine getirilmesi gerekiyordu, bunlar:
1. Devlet sahibi olmak (illig bodun)
2. Kağan sahibi olmak (kaganlıg bodun) idi.

Fakat bazen bodun (halk), kendisinin uygunsuz tutumu, beylerin yeteneksizliği ve yetersizliği, Çin’in kurnazca politikaları yüzünden devletini ve kağanını kaybediyordu. Bu durum, bodun için aynı zamanda istiklalini de kaybetmek demekti. Böyle durumlarda, beylerden biri harekete geçip, mücadele etmek suretiyle boduna tekrar istiklalini kazandırıyor ve bütün akraba bodunları bir devlet çatısı altında topluyordu. Mesela, El-teriş (Kutlug), 630 yılında istiklalini kaybederek Çin hakimiyeti altına girmiş olan Türk bodununa 681 yılında tekrar istiklalini kazandırdığı gibi, diğer bodunları da birer birer Göktürk Devleti çatısı altında toplamaya çalışmıştır. Fakat El-teriş Kağan‟ın buna ömrü yetmemiştir. El-teriş’in eksik kalan bu faaliyetini, yerini alan kardeşi Kapgan Kağan tamamlamıştır.

İletiyi düzenle

BOY (KABİLE)

Eski Türk toplumunun en homojen birimi “boy” (bod) idi. Boy, kelime anlamıyla da tam bir bütünü ifade etmektedir. Türk toplumu, yerleşik hayata geçinceye kadar boy düzeni içinde yaşamıştır. Boy, “oguş” (aile) ve “urug” (soy)ların bir araya gelmesiyle oluşmaktaydı. Başında “bey” unvanı ile anılan bir boy başkanı bulunmaktaydı. Boy başkanı, cesareti, mal. kudreti, hizmeti, adaleti ve doğruluğuyla tanınmış ve kendisini kabul ettirmiş aile reisleri arasından seçim yolu ile iş başına gelmekteydi. Boy başkanının seçimi ise, aile ve “urug” reisleri tarafından yapılmaktaydı. Boy başkanının görevi, boydaki iç dayanışmayı korumak, hak ve hukuku sağlamak, gerektiğinde boyunun çıkarlarını silah kuvvetiyle savunmaktı. Bunun için boy başkanının emrinde daima hazır bir silahlı birlik bulunurdu. Boya, boyun çadırlarına ve boya mensup ailelerin mallarına yapılan tecavüzler, bu silahlı birlik tarafından defedilirdi.

Devlet teşkilatında görülen meclislerin küçük bir örneği boyda da vardı. Meclis üyeleri, aile ve “urug” (soy) reislerinden oluşmaktaydı. Oğuz Türkleri‟nde bu meclise “ternek” (dernek) adı verilmekteydi. Oğuzlar, bütün meselelerini bu mecliste görüşüp karara bağlamaktaydılar.

Ailede olduğu gibi boyda da fertler, ortak ata, kan akrabalığı, ortak kültür ve mensubiyet şuuru gibi temel değerlerle birbirine bağlıydılar. Bundan dolayı her fert, kendini büyük bir ailenin mensubu olarak görmekteydi. Öyle ki, dışarıdan boyun bir ferdine yapılan bir müdahale, bütün boya karşı yapılmış kabul edilmekte ve ortak hareket edilmekteydi. Öte yandan, boyun içindeki iç dayanışma da son derece kuvvetliydi. Herkes, adeta ihtiyaç halinde birbirine yardım eden bir aile gibiydi.

Boyu ayakta tutan ve dağılmasını önleyen hiç şüphesiz “boy şuuru” idi. istisnasız her fert, milli kimliğini kendi boyunda bulmakta ve görmekteydi. Birbirini tanımayan iki insan karşılaştığı zaman, önce “boy kim?” yani “hangi boydansın?” şeklinde sorularla birbirini tanımaya çalışmaktaydı. Cevap olarak birbirine söyledikleri boylarının adı da, onların milli kimliklerini göstermekteydi.

Her boyun kendine ait kışlağı (kışın geçirildiği yer) ve yaylağı (yazın geçirildiği yer) vardı. Kışlak ve yaylakların belirli özellikleri vardı. Kışlak olarak seçilen yer, soğuktan ve rüzgardan korunaklı derin bir vadi tabanı, bir orman kenarı veya bir “koy” (dağ veya su girintisi) olmaktaydı. Ayrıca kışlık konağın, ağaç ve otlakları bol, karı az tutan bir yer olması şarttı.

Yaylak olarak da bunun tam tersi; sulak, otlağı bol, haşaratı az, serin, geniş ve yüksek bir dağ yamacı olması gerekli idi.
Yaylak, bütün boyun ortak malı olduğu halde, kışlak yani kışlık konaklar, ferdin özel mülkü sayılıyordu.
Hayat, kışlak ve yaylak arasında gidip- gelme şeklinde geçmekteydi.
İlkbaharda topluca yaylağa gidilir, sonbaharda da yine topluca dönülürdü. Göç, boy başkanının emri ile başlardı. Göç hazırlığı ve göç, tam bir şenlik havası içinde geçerdi. Hem kışlaktan yaylağa hem de yaylaktan kışlağa göçerken geride hiçbir şey bırakılmazdı.

Her boyun kendisine özgü bir damgası (tamga) vardı. Damga, genellikle düz, doğru ve keskin çizgilerden oluşmaktaydı. Bir demir parçası üzerine çizilen bu damga, ateşte yakıcı hale gelinceye kadar ısıtıldıktan sonra tek tek hayvanların üzerine nakşedilmekteydi. Boya mensup aileler ise, sürüler halinde besledikleri mallarını komşularının mallarından ayırt edebilmek için, onları işaretlemekteydiler. Eski Türkler, bu işaretlemeye “enlemek”, işarete de “en” demekteydiler. “En”i de, hayvanın kulaklarından birinin ucunu kesmek veya bir tarafına çentik atmak suretiyle yapmaktaydılar.

ESKİ TÜRKLERDE AİLENİN EVİ (ÇADIR)

Eski Türk ailesinin hayatı, genellikle konar-göçer bir tarzda geçmekteydi. Bundan dolayı, göçebe Türk ailesinin sabit meskeni bulunmamaktaydı. Onun meskeni, derme çadırlardan ibaretti. Çadırlar da kağnılar, develer ve katırlar üzerinde bir yerden başka bir yere devamlı taşınırdı. Bu çadırlara “çum”, “kapa”, “alaçik” (loçik), “yurt” veya “keregü” gibi adlar verilmekteydi. En eski çadır tipine, Abakan bölgesindeki Boyarı dağı kaya resimlerinde rast gelinmektedir.

Çadır, en basit şekliyle uçları tepede bir halka (çıngırak) etrafında birleştirilmiş sırıklardan veya açılıp kapanabilen ahşap kafeslerden meydana getirilmekteydi. Sırıkların veya kafeslerin üzeri keçe veya kıl çadırlarla örtülmekteydi. Evdeki konfor, çadırda da vardı. Sıcağa ve soğuğa karşı korunaklı idi. Sökülmesi ve kurulması Türk ailesinin en fazla bir saatini alıyordu. Çadırların renkleri, Türk ailesinin sosyal ve ekonomik durumunu göstermekteydi. Mesela, beylerin çadırı, ak renkte olmaktaydı.

Çadırın tek kapısı bulunmaktaydı ve o da doğuya açılmaktaydı. Tepesinde de bir duman deliği bulunuyordu. Dolayısıyla, çadırın tam ortasında ısınmada ve yemek pişirmede kullanılan “ocak” yer almaktaydı. Ocakta bir “saç ayağı”, onun üzerinde de yemek pişirilen büyük bir tencere durmaktaydı. Ocağın hemen arkası, ailenin yaşlılarına, reisine ve misafirlere ayrılmaktaydı. Bu kısma “tör” (baş köşe) adı verilmekteydi. Sedir veya kanepe şeklinde olan tör, çeşitli renk ve desenlerde yapılmış keçeler, halılar, kilimler ve değerli hayvan postlarıyla döşenmekteydi. Tör’ün üst kısmındaki çadır kafeslerine, aile efradına ait silahlar ile binit ve koşum takımları asılmaktaydı.

Çadırın orta direğinde daima keçeye sarılmış bir kımız tulumu asılı durmaktaydı. Türklerin başlıca içkisi olan kımız, kısrak sütünün deri tulumlarda mayalanması ve arada sırada çalkalanmasıyla yapılmaktaydı.

Çadırın zeminine keçeler, halılar, kilimler ve hayvan postları serilmekteydi. Çadır kapısının sağ tarafında bulunan kısım kadınlara aitti. Burada deri tulumlar, ahşap kaplar, kovalar, yemek tasları ve kepçeler (çömçe), üç ayak (üç yak veya çak), ekmek teknesi ve ibrik (ıvrık) bulunmaktaydı. Çadırların bir köşesine de içinde çeşitli malzemelerin konduğu çuvallar, heybeler ve torbalar yerleştirilmekteydi.

İletiyi düzenle

TÜRKLERDE AKRABALIK BAĞLARI

Eski Türkçede hısımlık (akrabalık) münasebetlerini gösteren kelime sayısı oldukça kalabalıktır. Zamanımızda, Çuvaş Türkçesi üzerinde yapılan bir araştırmada hısımlıkla ilgili 60 kadar kelime tespit edilmiştir. Daha geniş bir araştırmada ise bu sayı 90‟a ulaşmıştır. Halbuki bu kelimelerin büyük bir kısmı gelişmiş Batı dillerinin hiçbirinde bulunmamaktadır. Bunlar, Batı dillerinde ancak tarifle izah edilebilmektedir.

Eski Türklerde akrabalık bağı, “eçü apa” veya “ata” kelimeleriyle ifade edilen “büyük baba” (dede) ile başlamaktaydı. “Eçü apa” veya “ata”, babanın babası, yani “dede” olabileceği gibi, ondan önce gelen bütün aile reisleri de “eçü apa” veya “ata” sayılmaktaydı.

Türklerde babaya “kang” veya “ata”, anneye de “ana”, “uma” veya “ög” denmekteydi. Ayrıca hem baba hem anne için “aba” kelimesi de kullanılmaktaydı. Çocuklar babalarına “atakı”, yani “babacığım”, annelerine de “anakı”, yani “anacığım” şeklinde hitap etmekteydiler. Üvey baba ise, “ögey ata” veya “kangsık ata” kelimeleriyle ifade edilmekteydi.

Ailede baba ve anneden sonra çocuklar gelmekteydi. Ailenin ilk çocuğuna, -ister oğlan olsun, ister kız olsun- “tun ogul” denmekteydi. Ayrıca, annenin ilk doğurmuş olduğu kız çocuğu için de “tun kız” ifadesi kullanılmaktaydı. Ailenin en küçük çocuğuna yani son çocuğa “aştal ogul” adı verilmekteydi.

Erkek ve kız .ocukların birbiriyle olan hısımlığı ise, “kadaş” (=kardeş) veya “kayın” kelimeleriyle ifade edilmekteydi. Bu kelimeler, “kap, zarf” anlamındaki “ka” sözüne “-daş” ve “-yın” eklerinin gelmesiyle oluşmuş birer isimdir. Çünkü, çocuklar doğuncaya kadar aynı rahimde (kap) yaşamaktadırlar. Bundan dolayı Türkçede “ka” (kap) sözü akrabalık ifade eden bir kelimedir.

Türkler, aynı aileye mensup çocukların hısımlığı için sadece “kadaş” (=kardeş) kelimesini kullanmakla yetinmemişler; daha başka kelimeler de yapmışlardır. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, onlar, konunun temeline inerek, inceliklerini düşünerek, yeni kelimeler türetmişlerdir. Bunlar, “karındaş” (=kardeş) ve “kangdaş” (=kardeş) kelimeleridir. “Karın” ve “kang” (=baba) sözlerine “-daş” ekinin getirilmesiyle oluşturulmuş olan bu kelimelerin her ikisi de, tıpkı “kadaş” gibi çocukların hısımlığını ifade etmektedir. Fakat bunlardan “karındaş” kelimesi, “bir anadan doğmuş olan çocuklar” için, “kangdaş” kelimesi de “babaları bir (aynı) olan çocuklar” için kullanılmıştır.

Ailede ölüm ve boşanma durumlarında, geride kalan veya ayrılan erkek ve kadın, tekrar evlenmekteydi. Böyle durumlarda -eğer varsa- hem erkeğin hem kadının çocukları yeni aileye dahil olmaktaydı. Ancak, bu çocukları diğer kardeşlerinden ayırt etmek için onlara “ögey ogul” (=üvey oğul), “ögey kız” (=üvey kız) veya “baldır ogul” (=üvey oğul), “baldır kız” (=üvey kız) denmekteydi. Aynı şekilde, Türklerde evlatlık olarak alınan çocuklar da ailenin bir ferdi sayılmaktaydı. Bu .ocuklar için “tutuncu ogul” ifadesi kullanılmak suretiyle diğer kardeşlerinden ayrılmaktaydı.

Eski Türk ailesinde erkek evlatlar için “ogul”, “urı/orı”, “urı oglan”, “oglan”, kız evlatlar için de “kız”, “kız oglan kız” ve “ev kızı” gibi sözler kullanılmaktaydı. Bunlardan büyük erkek çocuklara “içi” (=ağabey), büyük kız çocuklara da “eçe”, “eke” veya “eze” (=abla) denmekteydi.

Eski Türk ailesinde, kocanın ve kadının kendi kardeşleriyle hısımlıklarını ifade eden pek çok kelime bulunmaktaydı. Mesela, kocanın büyük erkek kardeşine “içi”, küçük kardeşine de “ini” adı verilmekteydi. Kocanın kendisinden küçük olan kız kardeşi de “singil” sözüyle zikredilmekteydi. Aynı şekilde, kadının kendisinden büyük olan kız kardeşi için “baldız”, kendisinden küçük olan kız kardeşi için de “yurç” ifadesi kullanılmaktaydı.

Bugün olduğu gibi eski Türk ailesindeki birinci ve ikinci kuşakların birbiriyle olan akrabalığını ifade için de çeşitli sözler vardı. Mesela, amca, dayı, hala ve teyze çocukları için “atı” (=yeğen), “çıkan”, “yigün/yegin” (=yeğen) gibi kelimeler kullanılmaktaydı. Bu çocuklar da babalarının erkek kardeşlerine “eçi/içi” (=amca), kız kardeşlerine de “kükü/küküy” (=hala) şeklinde hitap etmekteydiler. Annelerinin erkek kardeşlerine ise, “tagay” (=dayı), kız kardeşlerine de “eze” veya günümüzde olduğu gibi “teyze” (teze) demekteydiler. Öte yandan ailenin yaşça küçük fertleri, ağabeylerinin eşleri için “yenğge” (=yenge) ifadesini kullanmaktaydılar. Ailenin reisi, eşinin erkek kardeşlerine, yani kayın biraderlerine “yurç” demekteydi.