Etiket arşivi: kurultay

Eski Türklerde Aile ve Evlenme Gelenekleri

Kadın ve erkek insan türünün devamını sağlayan, hayatlarını bütünleştirerek bir araya gelen iki ayrı cinsi oluştururlar. İnsan toplumlarının en ilkelinden en modernine kadar tarihin hemen her aşamasında evlenmenin, her zaman ve her yerde yaygın bir toplumsal ve kişisel davranış olduğu görülür. Evlenme gerçekten de, bireysel olduğu kadar, tüm toplumu ilgilendiren bir olgu özelliğine de sahiptir.

Evlilik bir anlamda ailenin meşruluğu olarak kabul edilir. Gelişmişlik düzeyi ne olursa olsun, hemen her toplumda ailenin temel unsuru olarak evlilik görülmektedir. Bu temel unsur karşılıklı anlayış ilkesine dayanır. Evlilikte uyum, beklenen ve arzu edilen bir durumdur. Ne var ki, beklenmeyen durumlarda ortaya Œçıkan sorun ve zorluklar bazen bu uyumu bozmakta ve yeni başka sorunlara neden olabilmektedir. Sorunlar, aile yapısını ve birliğini temelden sarsacak bir boyut kazandığında ise boşanma, kaçınılmaz bir durum olarak ortaya çıkmaktadır. Boşanma evlilik bağının sona erdiğini gösteren hukuki bir kavram olmanın ötesinde toplumsal anlama da sahiptir.

Her toplumun olduğu gibi Türklerin de bir yazısız hukuk dönemi vardır. Yasa koyan hukuk adamının Œçıkışına kadar, hukuki işler bir takım adetler ve geleneklerce düzenlenir. Yakutlarda, Kırgızlarda, Orta Asya Türk aşiretlerinde bugün Batı ve Doğu Türkistan da aynı durum görülmektedir. Genel olarak bu geleneklere bakıldığında, kadına oldukça iyi bir statü verilmiştir. Nişanlılıkta, erkeğin kadına verdiği kalın ve evlenme boşanma meselelerinde demokratik esaslar görülür.

Bu makale çerçevesinde, eski Türklerde düğün ve başlık geleneği, boşanma, ailede kadın –  erkek (ana – baba) ilişkileri ele alınacaktır Ayrıca, İslamiyet’in kabulü ile Türk ailesinde meydana gelen değişmeler ile ilgili görüşlere kısaca yer verilecektir.


Evlenme Gelenekleri 

Tarih öncesinde evlilik ilişkilerinin nasıl düzenlendiği hususu net olarak bilinmemektedir. Bilinen, bugünkü biçimiyle ailenin ve baba ailesinin ataerkillikle birlikte ortaya çıktığıdır.

İnsanoğlunun evliliği konusunda başta sosyologlar ve antropologlar olmak üzere birçok sosyal bilimci görüş belirtmişlerdir. Farklı evlilik biçimleri üzerinde durmuşlardır. Bu farklılıklar, bir yandan kültürler arası çeşitliliklere işaret ederken, diğer yandan evliliğin de diğer toplumsal kurumlar gibi zamanla değişime uğraması anlamına gelmektedir.
„Grup içi evlilik‟ (endogamy), grup dışı evlilik‟ (exogamy), tek eşli evlilik‟ (monogamy),  çok eşli evlilik‟ (poligamy), çok kadınla evlilik‟ (polygny), çok erkekle evlilik‟ (polyandry), yenge evliliği‟ (levirat), baldız evliliği‟ (sorarat) bu farklı evlilik türlerine örnek biçimlerdir.

Farklı tanımlamalara ve sınıflandırmalara karşın, toplumlar kimin kiminle, kaç eşle ve hangi koşullar altında evlenebileceğine dair bir takım kurallar oluşturmuşlardır. Çok değişik uygulamalar olmakla birlikte evlilik, esas itibariyle toplum tarafından onanan kadın ve erkek, ya da kadınlar ve erkekler arasında meydana gelen bir ilişki türünü karakterize etmektedir. İlişkinin belli kalıplar içinde gerçekleşmesi de evliliğin sosyal bir kurum olarak ele alınıp incelenmesini olanak vermektedir.

Evliliğin sosyolojik tanımlanması yanında, hukuki, dini, antropolojik, psikolojik ve ekonomik yanları ile de tanımlamak mümkündür. SonuŒ olarak evlilik birbirlerini seven, birbirleri ile bir ömür bir arada yaşamayı göze alan iki insanın birlikteliklerinin zihinlerde ve toplum gözünde resmileşmesidir. Ailenin genel geçer tanımında evliliğe dayandığı söylenmektedir. Her aile türünün kendine özgü evlenme biçimleri vardır. Bu nedenle kız isteme, söz kesme, nişan, nikah ve düğün adetlerinin sosyolojide büyük önemi bulunmaktadır.

Eski Türklerde evlenme gelenekleri konusunda araştırmacıların farklı şeyler söylediğini görmekteyiz. Bu konuda referans olarak kabul görenlerden biri daha önce sözünü ettiğimiz Grenard’dır. Grenard’ın Türkistan‟da evlenme törenleri konusundaki görüşleri özetle şöyledir;

4  erkek, dostlarıyla beraber kız babasının evine gider. Kızın babası, gelenleri kapıda karşılar. Kendilerine misafir ekmeğini verdikten sonra delikanlının boynuna bir yazma sarar. Bu yazma, otoritenin artık babadan delikanlıya geçtiğine alamettir. Bundan sonra bir fincan tuzlu su getirilir. Bu tuzlu su içinde ıslanmış ekmeği nişanlılar yerler, kız baba evinden çıkar. Atlı bir alay, musiki ile güveyin evine gider. Gelinle onun tarafından olanlar ağlarlar, sızlarlar. Delikanlı tarafı da teselli edici şarkılar söylerler. Güvey tarafı, yalancıktan bir kız kaçırma hareketi yapar. Kız tarafı karşı koyar. Güveyin boynundaki yazmayı almak isterler. Güvey yazmayı vermemek için, bedel olarak herkese ayrı ayrı paralar verir (Düğünlerde para serpmek adeti buradan kalmış olsa gerektir).

Alay erkek evinin eşiğine gelince, ev eşiği mukaddes olduğu için, genç kız eşiğe basamaz. Bir keçe içine konarak, el üstünde kapıdan içeri sokulur. İçeride yanan ocak ateşinin yanına giderler (Roma’da bu ateş, aile atası mabudun ateşidir. Türklerde, aile koruyucusu perinin ateşidir) Genç kızın perisi ile erkeğin perisi birdenbire barışmayacağı için, kız ve delikanlı, üç gün ayrı dururlar. Kız, çadırın bir köşesinde gizli kalır. Üç gün sonra yüz açılma merasimi yapılır. Türklerde “yüz görümlüğü” adı ile hediye verilmesi bu gelenekten kalmadır.

Gökalp‟e göre düğün adetleri evliliğin bir takım gereksiz, anlamsız törenlerden ibaret değildir. Düğün adetleri evlilikle o kadar sıkı bir bağa sahiptir ki, evliliğin çeşitli biçimlerini, bağlı bulunduğu düğün gelenekleriyle ayırt edebiliriz derken, düğün gelenekleri açısından toplumları beşe ayırmaktadır. Bu ayrımı yaparken, bir anlamda düğün geleneklerinin toplum türlerine göre gösterdiği değişimi de ele almıştır.

Türköne’ye göre, ilk dönem klan egzogamisi (dıştan evlenme) şimdilik bir yana bırakılırsa, ataerkil kabile ve aşiret dönemlerinde, evliliklerin kız kaçırma suretiyle olduğu görülmektedir. Kabile federasyonu (il) aşamasında eski egzogami daireleri devam etmesine rağmen, toplumun genişlemesi dolayısıyla, kabileler arası evlilikler, endogamik evlilikler olarak yorumlanabilir. Nitekim Gökalp, Türklerin, il aşamasında evliliği endogamik olduğunu belirtir ve endogamiyi kadın erkek eşitliğinin temeli sayar. Egzogamik evliliğin sadece totemizm döneminde geçerli olduğunu belirten Gökalp, eski Türklerin bu dönemi çoktan geçtiklerini, Natürizme ulaştıklarını, il aşamasında zevcenin „il‟den olmasının şart olduğunu söylemektedir. Böylece kabile aşiret dönemlerini atlayarak hemen il aşamasına ve endogamiye geçmektedir. Ona göre zevcenin ”il‟den yani zevcin akrabasından bulunması, onu hukukça yükseltecek bir nedendi. Çünkü eski kavimlerde, her toplum kendisini diğerlerinden daha yüksek ve asil addederdi. Evlilik, asalette birbirine eşit olan iki bireyin birleşmesi demek olduğundan, ancak iki tarafı aynı il‟den olan bir evlilik, „Türk Töresi‟ne uygun olurdu. Kısacası, o zaman, “dıştan evlilik‟ kuralının geçerli olması gerektiğini söylüyor.
Ataerkil ailenin temelini oluşturan dıştan evlilik ve kız kaçırma geleneği, Türklerde uzun süre, bazı yerlerde günümüze kadar devam etmiştir. Bu adetlerin kalktığı yerlerde izleri görülür.

İnan, Türklerde dıştan evliliğin, daha çok belli iki boyun birbirlerinden kız alıp vermesi biçiminde olduğunu, yani iki boyun, aralarında karşılıklı kızlarını değiştirdiğini söyler.
Altay ve Yenisey boylarında dıştan evlilik hala yürürlüktedir. Bugünkü Altaylılarda her kabile birkaç yüz nüfustan ibaret olmasına rağmen, hiçbir kabile kendi dahilinde evlenmez. İnan‟a göre eski dönemlerde evlenme yasağı daha çok geniş bir alana yayılmıştı. Bu dönemlerde evlilikler kız kaçırma ve yağma yoluyla olmuştur. Yakut ve Altay Türkleri arasında son zamanlara kadar evlenme, ancak kız kaçırma ile meşru sayılmıştır. Altay Türklerinde bugün de, evlenmeler kız ve erkek taraflar arasında anlaşmayla yapıldığı halde, erkek kendi soyunun yiğitleriyle beraber giderek kız kaçırır.

Türkdoğan’a göre Türkler aracılar yoluyla evlenme geleneğine sahiptiler. Bu modelde kadının yeri Œok önemlidir. Ona göre Türklerde toplumun çekirdeği aileden oluşur. Bu da ana, baba, oğul ve torunlardan ibarettir: Evlenip giden kızlar ile onların çocukları, aileden sayılmazlardı. Görülüyor ki, Türk aile düzeni, adeta bir “aile sigortası‟ halinde kurulmuştur.

Eski Türklerde, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bunun için annenin yeri, babanın diğer akrabalarından ileri olurdu. Babanın mirası anneye değerdi. Çocukların vasisi o idi. Türk tarihinde kadınların hükümdarın naibi olabilmeleri veya devlet içinde büyük söz sahibi olmaları da bundan ileri geliyordu. Türkdoğan’a göre bekaret anlayışı Türklerde, İslamiyet’ten önce de vardı. Türkler bakire kız için, “kapaklığ‟ yani kapalı kız diyorlardı. Eski Türklerde evin sahibi kadındı. Bundan dolayı, ev kadını için en yaygın söz “evci‟ idi. Göktürklerde “eş‟ derlerdi.

Eski Türklerde çok karılılık konusunda farklı görüşler bulunmaktadır. Bunlardan birisine göre; eski Türklerde çok karılılık bulunduğunu gösteren hiçbir etnografik araştırma bulunmamaktadır. Müslüman Kırgızlarda, Doğu Türkistan Türklerinde mevcut olan çok karılılık ise Araplarda ve Acemlerde görülen çok karılılık olmayıp büsbütün başkadır ve Türklere has bir adet halini almıştır. Grenard, iki veya daha çok karılı olmak isteyen erkeklere Doğu Türkistan Mollalarının istemeyerek izin verdiklerini, ikinci veya üçüncü eşlerin ilk eşin bulunduğu kentten başka bir yerde oturması gerektiğine işaret ediyor. Boşanmaya gelince bu, örf ve adetlerce son derece fena karşılanmaktadır. Cengiz Yasası‟na göre boşanmanın erkek aleyhine ölüm cezası ile karşılandığı göz önüne alınacak ve yasanın Türk adetlerini kanun haline soktuğu düşünülecek olursa erkeği kadın karşısında ne kadar saygılı bir konuma getirdiği anlaşılır.


Eski Türklerde Ana Baba Olgusu 

Aile en dar anlamıyla anne, baba ve çocuklardan oluşmuş, sosyal nitelikli bir kurumdur. O halde ailenin temelinde anne, baba ve çocuklar vardır. Bir çatı altında bulunan bu insanların gerek aile içindeki konumları ve gerekse birbirleri ile olan birebir ilişkileri önem arz etmektedir. Bir toplumsal örgüt kabul edilen ailede, aile içinde bulunan kişilerin bireysel konumları kadar, birbirlerine karşı ilişkileri, ailenin bireyleri tanımlama biçimleri, aile içindeki hiyerarşiyi ve düzeni anlama bakımından önemli kabul edilmektedir. Bu bölümde eldeki verilerden hareketle Eski Türklerde “anne ve baba‟ olgusunun genel bir değerlendirmesi yapılacaktır.

Anne: 

Babaya “kang‟ diyen eski Türkler anneye de “ög‟ demektedir. Bugünkü “ögsüz‟ (öksüz) de buradan gelmektedir. Kültigin, Kitabelerde Gök Türk Devleti‟nin kuruluşunu anlatırken; “Türük bodun yok bolmazun tiyin, bodun bolçun tiyin kangım İlteriş Kaganıg, ögüm İlbilge Katunug Tengri töpüsinte tutup yügerü kötürmüş…” (Türk milleti yok olmasın diye, babam İlteriş Kağan ile annem İlbilge Hatun’u Tanrı tepelerinden tutmuş ve insanoğullarının üstüne çıkarmış diyordu. İlk defa Altay Dağlarının kuzeylerinde bulunan Göktürk yazılarıyla yazılmış Kemçik Yazıtında görülen anne (ög) sözü, Uygur çağında da “ög‟ (anne) biçimindedir. Örneğin; “öglüg‟ anneli, “ögsüz‟ annesiz) anlamındadır.
Diğer yandan Divanu Ligati’t Türk’te “ana‟ “apa‟ olarak yer alırken, diğer Türk lehçelerinde şu biçimdedir:
Kıpçak: ‟ana‟, Altayca: “ene‟, Çağatayca: “aça‟, Kaçar: “ene‟, Kazan: “eni‟, Kırgız: “ene‟, ve “apa‟, Hebet: “ene‟, Sagay: “ene‟, “şor‟, Telcüt: “ene‟, Çuvaş: “ama‟ ve “an’ne‟dir.

Uygurlarda “anaata”, anababa sözleri çok yaygındı.
Türk hukuk anlayışına göre, babadan sonra aileyi anne temsil ederdi. Bundan dolayı ananın yeri, babanın diğer akrabalarından ileridir. Babanın mirası anneye değerdi. çocukların vasisi de o idi. Türk tarihinde kadınların, hükümdarların naibi olabilmeleri veya devlet içinde söz sahibi olmaları da, bundan ileri geliyordu.

Aile içi ilişkilerde kadının birden fazla rolü vardır (annelik, eşlik, gelinlik, yengelik, eltilik vs.). Türk kültüründe kadına verilen değerden dolayı “ana baba‟, “karı koca‟ denirken, anne babadan önce söylenirdi. Göktürk çağında da anne sözü babadan önce kullanılıyordu: “annenin öğüdünü al, babanın da sözünü dinle‟ veya “annesi babası sevinir‟ gibi deyişlerde anne hep önce söyleniyordu. Bir Uygur yazısında ise “anne ve babanın gönlünü oğlu ve kızı alamaz‟ deniyordu. Anneyi öne alan bu gelenek, Dede Korkut Hikayelerinde de daha anlamlı olarak “anaata‟ ve “kadın anabeğ baba‟ şeklinde görülmektedir. Buradaki “kadın‟ tanıtması (beğlik gibi) ananın bir unvanıdır. Kadınlık burada anneyi yüceltmek için söylenmiştir. Yine Göktürk Yazıtlarında anne, “ögüm hatun‟ (annem hatun) şeklinde, hatun unvanıyla birlikte anılmaktadır.
Bu konudaki örnekleri çoğaltmak mümkün. Buradan anladığımız, eski Türklerde kadına verilen statü son derece yüksek ve bir anlamda erkekle eşit düzeyde. Nezaket çerçevesinde çok yerde kadına ait sıfatlar erkeğe ait olandan önde kullanılmaktadır.

Gökalp, Cumhuriyet döneminde kadının yeri nedir ve ne olmalı sorusuna cevap ararken, eski Türklerde kadını araştırmayla işe başlar. Ona göre eski Türkler feminist idiler. Hukukça erkekle kadın birbirine eşit sayılmakta idi. Toplantılarda kadınla erkek tesettüre ait bir kayıtla kayıtlanmazlardı. Emirnameler “Hakan ve hatun emrediyor ki… diye başlardı ve yine eski kavimler arasında hiçbir kavim Türkler kadar kadın cinsine hukuk vermemiş, hürmet göstermemişlerdir. Gökalp‟in eski Türklerde kadın erkek eşitliği konusunda, bir başka ifadesi ise şöyledir:

Eski Türkler, erkeği “sağ‟, sınıfına, kadını „sol‟ sınıfına koymakla, kadın ile erkeği birbirine karşı tabu olmak şöyle dursun, birbirine gerekli ve tamamlayıcısı olarak görmektedir. Bu nedenle gerek siyasi, gerek iktisadi ve bedii işlerde birlikte çalışmaları gerekirdi demektedir.

Dede Korkut Hikayeleri tüm diğer destanlar gibi erkeklerin kahramanlıkları üzerine kurulmuştur. Destanlarda kadınlar kahramanların anneleri, eşleri veya nişanlıları, sevgilileri olarak yer alır. Dede Korkut’un kadınları da böyledir. Hikayelerin giriş bölümünde aile bireylerinin taşımaları gereken özellikler öz olarak verilmiştir. Dede Korkut’ta bazen kendileri de cesur ve güçlü birer kahraman olan kadınlara, „sevgili eş‟ ve özellikle “ana‟ olarak yakınları tarafından büyük değer verdiği görülür. Göçebe Oğuz toplumunda kadın, özellikle ana olarak saygın bir konumdadır.

Kız çocuğunun eğitimi annenin üzerinedir. Hikayelerin giriş bölümünde ayrıca kadın tiplerini sınıfladığı görülür. Evin dayağı, solduran sop, dolduran top, bayağı kadın ismini verdiği dört tip kadından söz eder. Evin dayağı adını verdiği en olumlu Türk kadın tipidir. Bu tip, yabandan bir misafir gelse onu ağırlayan, doyuran, kocasının adını kötü çıkarmayan kadındır. Bunun tam tersi de bayağı kadındır. Bu tip sürekli kocasını mahcup eder, cimrilik yapar, nankördür. Solduran sop tipindeki kadın, tıka basa yemek yer, yine açlıktan şikayet eder ve kocasından bir türlü memnun kalmaz. Yeni kocaya varmak düşüncesi devamlı zihnini meşgul eder. Dolduran top, kendi ilgisizliği sonucu evine gelen zararları önleyemedikleri için komşularına sitem eder. “Komşu hakkı Tanrı hakkıdır‟ sözünü de bu sitemine mazeret olarak kullanır.
Buradan da anlaşılacağı üzere Dede Korkut’un hikayelerinde idealize ettiği kadın evin dayağı olan kadındır ve o, misafirperver, kocasını misafir yanında mahcup etmez, cömerttir, evin sahibidir, kocasının şerefini korur, dedi kodu yapmaz, nankör değildir, kocası ile uyum içindedir, gözü dışarıda değildir.
Diğer bir ifade ile Dede Korkut’ta kadın, Kutadgu Bilig’de açık bir şekilde yer alan ve Divanü Lügati’t Türk’te ipuçlarıyla ulaşılan hain, korkak, şehvet düşkünü ve aldatıp yaltaklanan kadın imajından çok uzaktır. Burada kadınlar savaşçı ve avcı kahraman erkeğe göre yine ikinci planda, onun koruması altındadır ama iffetli, sadık, bağlayıcı rol oynarlar. Sık sık onların fikrine başvurulduğu görülür. Türköne’nin de vurguladığı gibi, göçebe fetih ve yağma düzeninde, savaşçı, sürü sahibi ve avcı kahraman erkekler, sürekli hareket halindedirler. Bu yüzden öfke ve duygularıyla, anlık tepkileriyle hareket eden bir kişiliğe sahiptirler.

Dede Korkut’taki kahramanların genellikle böyle oldukları görülmektedir. Kadınlar ise, onlara akıl fikir veren, yol gösteren, yatıştıran, aile üyeleri arasında sağlam bağların oluşmasını sağlayan kişiler olarak görünürler.

Destanda kadınların statüsü yüksektir. Birden fazla evliliğe, bir işaret olsun yoktur. Her bir kahramanın bir kadını vardır. Dirse Han, evladı olmadığından dolayı karısına çok darılıyor (bu ayıp senin mi benim mi? diyor). İkinci kadınla evlenmek fikri aklına gelmiyor. Dede Korkut Destanı, Oğuz Kağan Destanının bir devamı olarak, İslam geleneğini yansıtmasına karşılık, Dirse Han’ın tek kadınla yaşaması, hala destanda eski Türk töresinin canlılığını koruduğunu bize göstermektedir.

Baba: 

Türkler eskiden babaya, kang derlerdi. Göktürk Kitabelerinde Kültigin Babası İlteriş Kagan’ın devleti kuruşunu anlatırken, „kangım kagan yiti yegirimi erin taşıkmış taşra‟ (babam kağan on yedi adamla baş kaldırmış) diyor. Aynı babanın oğullarına „kanğdaş‟, üvey kardeşler için ise, „kanğsık‟ deniyordu. XI. yüzyıldan sonra Türkler, babaya ata demeye başladılar. Eski Türkler de bugün bizim ana baba söyleyişimiz gibi, anayı öne alarak ög ve kang diyorlardı. Yine Güler’in belirttiğine göre Anadolu’da babaya; “ece‟, “izi‟, “ede‟, “eye‟ de denilmektedir. Bu Anadolu sözleri de en eski Türklerdeki “eşi‟, “içi‟, ige‟ gibi deyişlerden başka bir şey değildir. Bu ifadeler daha çok evin büyüğü ve sahibi için söylenirdi. Evin büyüğü için bazı Türkler ise “ot ağası‟ yani “ateş ve ocağın ağası, sahibi” demişlerdir.

Oğuz‟da erkek önce yiğittir, merttir, kahramandır. Çevresi düşmanla çevrili olan bir toplum için bu nitelikler elbette önde olacaktır. Erkek çoğu zaman savaşta ve avdadır. Erkeğin yaşamının önemli bir kısmı dışarıda olduğu için, evin işleri kadının üzerindedir. O nedenle evin dayağı tipi kadına ihtiyaç olacaktır. Hikayelerin bir çoğunda bu konular işlenmektedir. Bunlardan Dirse Han Oğlu BoğaçŒHan‟ hikayesinde, erkeğin toplum içindeki yerini ve sorumluluklarını gösteren bir çok anekdot bulunmaktadır. Hikayede topluma ve kadınlara karşı yanlış yapan kim olursa olsun isterse Han oğlu olsun, yaptığının cezasını çekeceği ana fikir olarak işlenmektedir. Bir yiğit kim olursa olsun Oğuz ilinde kıza, kadına dokunamaz, yaşlı kimselere hakaret edemez. Babasından izinsiz ava çıkamaz, sarhoşluk mazeretiyle kötü işlere kalkışamaz.

Başlık Geleneği 

“Kalın‟ vermek, Fransız sosyolog G. Richard’ın kabul ettiği gibi, bazı ilkel topluluklarda erkeğin kadını satın alması anlamında değildir. Araplarda görülen mehrin vasıflarını taşımaktan ziyade Cermenlerde mevcut olan “sabah hediyesi morgengabe”ne benzer. Gerçekten sosyologlar yalnız eski Araplardaki değil, İslam hukukundaki evlenmenin de bir çeşit ticaret sözleşmesi sayıldığını kabul ediyorlar. Fakat “kalın‟ bugünkü haliyle sadece kadın karşısında erkeklik onurunun korunması için de bir gerekçedir. Değeri azlığında ya da çokluğunda değil, yalnız bir hediye olmasında aranmalıdır.

Evlenme günümüzde olduğu gibi eski Türklerde de toplumsal bir görevdi. Bekarlık ayıp sayılırdı: Evlenecek delikanlı, kız tarafına “kalın‟ vermek mecburiyetinde idi. “Kalın, kalıng, kalım‟ biçiminde tüm Türk lehçelerinde rastlanan bu olgu, karşılıklı bir sözleşmeydi yeni evlenenlerin yaşamlarını düzenlemeleri için yapılan bir yardımdı. Kadın eğer boşanıp baba evine giderse, kalın olarak verilen mal iade edilirdi. İslam hukukundaki mehire karşılık olan kalına karşı kız tarafı da çeyiz getirirdi. Kalın geleneği, koca büyük bir maddi zarara uğrayacağı için kadını boşamasını engeller, kadının getirdiği çeyizden dolayı aile mülkünün ortağı olduğu için huzur içinde bulunurdu.

İnan, başlık adetinin, kız kaçırma geleneğine karşı geliştirilmiş bir adet olduğunu söylemektedir. Kız kaçırma sistemine dayalı evliliklerin devamlı huzursuzluğa yol açması yüzünden, zaman içinde anlaşma yoluna gidildiği söylenmektedir. Kalın (başlık) adeti, bu anlaşma sırasında doğmuş olmalıdır. Bugün çeşitli yerlerde görülen evliliklerde kız kaçırma taklidi yapılması, eski kız kaçırma yolu ile evliliklerin sembolik bir devamıdır. Bu suretle kız tarafı, aslında bunu isteyerek yapmadığını göstermiş olmakta; erkek de ödenen bedele rağmen, yiğitliğini, fizik gücünü vurgulamakta ve kızı bileğinin hakkı ile kazandığını ifade etmektedir.
İnan anlaşmanın kalın ödemek suretiyle olduğunu belirtmektedir. Kırgızlar ve Başkurtlar kalın yerine “süyek satımı‟ derler. Süyek, kemik demektir. Süyek satımı boydan birinin, yabancı bir boya satılmasını ifade eder, eski dönemlerde kalın malının boyun ortak malı sayıldığını, boy üyeleri tarafından ortaklaşa ödendiği gibi, alan boyun üyeleri arasında paylaştığını anlatmaktadır.

Türkdoğan’a göre kalın ve başlık Türk ailesinin temel sigortasıdır. Ancak, kalın, başlık değildir. Kalın, babanın oğullara, evlenme payıdır; başlık ise evlenme sırasında kız ailesine verilen bir hediye görünüşündedir. Baba malından kızlara bir pay düşüyorsa bu da kızın çeyizidir. Ona göre kalın, bir süt hakkı, bir hibedir. Göktürk Yazıtlarında, “kız‟ sözünün başka bir karşılığı da pahalı demekti. “Süt hakkı‟, “kemik hakkı‟, “ana bezi‟, “bacı yolu‟ gibi anlamlara gelen kalın, kızların oğlan evinde basılıp, köle haline gelmemeleri içindi.

Görülüyor ki kalın, tarihi süreklilik kodunu belirleyen bir aile pekiştirici teminat akçesidir Kalınsız kız verme geleneğine yine anıtlarda rastlıyoruz. Bu da, eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlarda yaygındır.

Oğuzlarda, evlenecek kişi, birisinin kızını, kız kardeşini veya velayeti altında olan bir kadını, bir miktar Harezm kumaşı karşılığında ister; başlığı veliye verdikten sonra, kızı alıp çadırına götürürdü. Başlık, deve veya başka hayvan da olabilirdi. Kutluklarda ise evlenen erkek, tüm malını başlık olarak verdiği gibi, kızın velisine de bir sene hizmet ederdi. Bu yüzden Kutluklarda çok eşlilik görülmez. Kutluklarda kocası ölen kadın bir daha evlenmez. Boşanma yoktur. Kutluklarda hükümdarın dahi çok kadınla evlenmesi yasaktır. „Özet olarak eski Türk gelenekleri içinde yaygın biçimde bir başlık olgusu bulunmaktadır.

Günümüze kadar ulaşan eski bir Türk geleneği olan “kalın‟, bilinen tarihlerden bu yana bir “düğün geleneği‟ olarak varlığını sürdürmüştür. Bazı araştırmacılar “kalın‟ ve “başlığın‟ benzer ya da farklı olduğu hususunda da tartışmalar mevcuttur.

Boşanma 
Boşanma,“yasal olarak kurulmuş bir evlilik ilişkisinin yine yasal biçimde ortadan kaldırılması” olarak tanımlanabileceği gibi, “evlilik kurumunun bir taraf veya iki taraf kararı ile çözülmesi” biçiminde de tanımlanmaktadır. Diğer yandan boşanma “bağların oldukça kesin olarak kopması olup, başarı sağlayamamış olmanın doğurduğu çeşitli üzüntüler ve pişmanlıkların duyulduğu bir durum” olarak da algılanmaktadır.
Boşanma da, evlilik kadar eski bir olgudur. Babil döneminde (M.Ö. 2500 – 2300) Hammurabi Kanunlarında evlenme sözleşmesine boşanma hakkı konulabiliyordu. Roma ve Yunan uygarlıklarında boşanmanın var olduğunu ve bunun da toplumun geleneklerine ve mevcut yasalarına göre sınırlandırıldığı görülür. Fakat, Roma İmparatorluğu’nun Hıristiyanlığı kabul etmesiyle kilise serbest boşanma sistemine müdahale etmiştir. Eski Türk ve eski Cermen hukuklarında ve hatta Roma hukukunda ilk dönemlerinde boşanmanın sadece erkeğe verilen bir hak olarak yer aldığı görüldüğü gibi, öte yandan eski Franklarda ve eski Romalılarda, kimi koşullara uyarak, bazı tür evlenmelerde eşlerden her ikisine de boşanma hakkı tanınmıştı.

Eski Çin‟de kadın erkek varis doğuramaz, hırsızlık ve zina yapar ve kocasını ihmal ederse, kocası tarafından boşanabilirdi. Koca, karısından rahatlıkla boşanmasına rağmen, bu durum kadın için söz konusu değildi. Halbuki eski Türklerde bu hak her iki taraf için söz konusu idi.

Ögel, eski Türklerde kalın yanacağı için, aile üyelerinin buna karşı çıktığını ve bu yüzden boşanma olayının görülmediğini söylemekte ve geçen yüzyılın Türk illerinde gezen araştırmacılar, kadının şikayet hakkından bile söz etmişlerdi. Vardığı erkek sakat veya iktidarsız çıkarsa, kadın şikayetçi olur ve kalın ödeyerek ayrılabilirdi demektedir.

Eski Türklerde, öldürülen bir kişinin ailesine karşılık olarak kalınsız bir kız verildiği de görülmektedir. Ayrıca, karşılıksız dünür olma (kız değiş tokuş etme) durumlarında da kalın ödenmezdi. Yiğitler, aralarında anlaşırken, bazen birbirine kız kardeşlerini vereceklerine dair söz verirlerdi. Karşılıklı dünür olma adeti en çok Kırgızlar’da yaygındır.

Genç, “XI. Yüzyılda Türklerde Evlenme‟ isimli makalesinde Dede Korkut Destanlarında, Divanü Lügati’t Türk ve Kutadgu Bilig’de bugün Anadolu’da halaˆyaşayan birŒçok geleneğin var olduğuna işaret etmiştir. Görücüler başlığı altında tanımlanan, Sawçı (sözcü – elçi), Yorığçı (hısımlar, akrabalar ve dünürler arasında gidip gelen adam), arkaçı (evlenme zamanında dünürler arasında gelip giden adam), başlık, nişan, çeyiz, düğün, sağdıçlar, nikah, gelinin eve gelişinde yapılan işlemler, boşanma konuları ayrıntılı olarak ele alınmıştır.

Kaşgarlı Mahmut’un Divan-ı Lügati‟t Türk’ünde boşanma ile ilgili şu ifadeler var:

Evlilik hayatının doğal tezahürlerinden olarak bazı hallerde kadın ile kocası arasında geçimsizlik olmakta, bu gibi durumlar sonucunda boşanmalar da meydana gelmekte idi (er kişi birle tek tek boldu: koca, karısı ile geçimsizliğe düştü, ol işler boş: o kadın boştur, boşanmıştır. Kadının boşanmasına bugün de olduğu gibi boşanma (boşama, boşatma) denildiği anlaşılmaktadır. Genç, bu fiilin Divan’ın bir çok yerinde boşanma biçiminden çok, boşama ve boşatma şeklinde kaydedilmesi, boşamanın erkek tarafından yapıldığını, yani belki de tek taraflı bir iş olduğunu hatırlatmaktadır ki, bunu kuvvetlendirecek kayıtlar da mevcut olduğuna işaret etmektedir.
Kaşgarlı, yine boşanma ile ilgili olarak “baş yolmak‟ ifadesini de kaydetmiş, “Uragut başın yoldı= kadın başını kurtardı, mihrinden ve başka şeylerden vazgeçerek kocasından ayrıldı”

Genç bu ifade edilişte, ayrılma ile boşanmak suretiyle ayrılmak arasında fark olduğunu, birinde erkeğin kadını boşadığını, ikincisinde ise kadının bazı haklarından vazgeçerek erkeği boşanmaya razı ettiği görüşündedir. Kaşgarlı bu hususu bir başka kaydında şu biçimde açıklamakta; “uragut yolundı= kadın kocasına para vererek boşandı. Buradan da anlaşılacağı üzere, kadın, memnun kalmadığı kocasından ayrılmayı arzulamasına rağmen kocasının bu işe rıza göstermemesi halinde, ya bir takım haklardan vazgeçmekte, ya da üste para vermek suretiyle onu bu işe razı etmektedir.

İslam Öncesi Türklerde Adalet Anlayışı

Türk hakanı, Göktürk Yazıtlarına göre; insanoğlu yani kişi oğlunun, hepsi üzerine hakan olarak oturmuştur. Hakan Tanrı’nın buyruğuna göre hizmet ve adaletini, bütün insanlığa paylaştırmak zorundadır. Bu durum Türk Devlet geleneğinde dünyayı adalet ile idare etme fikrinin büyük bir ülkü haline gelerek sistemleşmesini sağlamıştır. Bu makalede İslam öncesi dönemdeki Türk Devlet geleneğinde adalet anlayışını ortaya koyarken; adaletin kaynağı, adaleti uygulayan idarecilerin faaliyetleri ve adaletin tesisinde uygulanan cezaları da inceleyeceğiz.

Türklerin tarihleri boyunca kıtaları, bir çok yabancı ırk, millet- din ve mezhep mensuplarını idare etmeleri yalnız kendi kuvvetleri ve cihan hakimiyeti mefkureleri ile izah etmek mümkün değildir. Türk ırkını cihan tarihinde devletçi, idareci, inzibatçı bir ırk olarak tanıtan, Türklerin yeryüzünün türlü kısımlarında pek çok devletler tesis edip türlü milletleri asayiş içinde idare edebilmelerini temin eden amil, çok güçlü bir şekilde oluşan kamu hukuku esasları olmuştur.

İnsanların adaletli bir şekilde idare edilip edilmediği onların hak ve hukukunun korunup korunmadığı ile orantılıdır. Bu nedenle adalet ve hukuk kavramlarının İslam öncesi Türk Devlet geleneğinde nasıl anlaşıldığına bir göz atmak gerekir. Türkçe sözlüklerde adalet kelimesi, hak ve hukuka uygunluk, hakkı gözetme, doğruluk, “töre” anlamlarına gelmektedir. Ş. Sami, lügatinde adaleti, ihkakı hak, herkesin istihkakına tamamıyla riayet etmek diye tarif etmiştir.

Kaşgarlı’nın eserinde ise, “Törü” şeklinde yazılan ve görenek, adet anlamlarıyla ifadelendirilmiş olan kelime, bu günkü manasıyla hukuk anlamında kullanılmıştır. Törü kelimesi açıklanırken de; “il kalır törü kalmaz = vilayet bırakılır görenek bırakılmaz.” denir.

Bu sav geçmişlerin göreneklerine uymakla emrolunan kişi için söylenir” ifadeleriyle izah edilmiştir. Köl- Tigin yazıtında “Öd Tengri yasar, kişi oğlu kop ölüğli töremiş” (= Zamanı Tanrı takdir (yapar) eder, kişioğlu ölmek üzere türemiştir.) cümlesi vardır ki buradaki “yasar” yasa- (=yapmak, nizama koymak) kökünden teşkil edilmiş partisiptir. “Yasa”, türlü Türk lehçelerinde “kanun” “nizamname” anlamını ifade için kullanılır. Eski Türk yazıtlarında “töre” terimi “kanun, nizam” anlamını ifade eder. Bu terim “il” kelimesiyle birlikte “devlet nizamı, kanunu” (il törüsü) anlamını bildirmektedir. Kutadgu Bilig’de “törü” terimi “kanun, nizam” anlamını ifade ettiği gibi adalet manasında da kullanılmıştır. Divan-ı Lügat-it-Türk’te de; “kanun” ve “adalet” aynı “törü” kelimesiyle ifade edilmiştir.
Yine Kaşgarlı’nın eserinde de, “köni nenğ = düz nesne, köni er = emniyetli kimse şeklinde ifadelendirilmiş olan köni lafzı bu g.nk. manasıyla doğru, düz, sadık ve adil anlamlarında kullanılmıştır.

Eski Türkler devlet mefhumunu “İl” (el) kelimesi ile ifade etmişlerdir. İl’in hakiki manası teşkilatlanmış siyasi camia ve devlettir. İslam öncesi Türk düşüncesinde İl mefhumu; teşekkülü, istiklal, nafiz hakimiyet mefhumlarını içine alır. Hakimiyetin hedefi, her yerde emniyet ve asayişi temin etmektir. Bunun en iyi örneği; Orhun Kitabelerinde Kutluk ve onun halefleri tarafından bir ülkenin fethedildiğini veya bir halkın hakimiyet altına alındığını söyler söylemez “O halk içinde sulh ve asayişi temin etti” cümlesiyle de Türk Devlet geleneği içerisinde fethedilen topraklarda adalet anlayışının hemen tesis edildiğini haber vermektedir. Buradaki sulh ve asayişi teminden maksat Türk ilinin bekası için adaletin temin edilmesi şarttır. Bu da devlet yöneticilerinde yüksek gaye olmuştur.

Türk düşüncesinde; Kağanlar, Gök’ün yerde, kendi adına tayin ettiği, bir temsilcisi idi. Fakat şu da unutulmamalıdır ki, “Türk Kağanı bir Tanrı değildi”. Bir Türkün, başarılı bir kağan olabilmesi için, Tanrı tarafından verilmiş başlıca üç özelliği kendinde toplaması gerekiyordu bunlar: “yarlık”, “talihi” ve “kısmeti.” Tanrı tarafından, kendisine kağanlık ve başarı için “yarlık” verilmeli idi. Tanrı, diğer insanlardan ayrı olarak onu, iyi talih yani “kut” ile donatmalıdır. Ayrıca bu iki sıfatın dışında insanların bir kısmet payı veya Tanrının bize verdiği “ülüğ” vardır.

Eski Türk kağanları, semavi menşe ve cihan hakimiyetine sahip bulunmak inancı ile milletin velisi veya babası sayılıyor ve dünyanın efendisi sıfatlarına haiz bulunuyorlardı. Bu velilik sıfatı dolayısıyla kağanları, yabancı müstebit hükümdarlardan çok farklı olarak, yüksek insani vasıflarda ve demokratik ruha sahip olmaları gerekiyordu.

Türk devlet geleneğine göre hükümdarların millet ve tebaalarına karşı, adalet, şefkat ve himaye göstermeleri bunun için babalık sıfatı ile alakalıdır.

Oğuz Kağan oğullarına yurdunu paylaştırıp verdikten sonra onlara hitap ederken; “Ey oğullarım! Ben çok yaşadım. Ben çok savaşlar gördüm. Çıda ile çok ok attım. Aygır ile çok yürüdüm. Düşmanları ağlattım. Dostlarımı güldürdüm. Gök Tanrı’ya (borcumu) ödedim. Sizlere (de) yurdumu veriyorum” diyor. Burada Oğuz Kağan milleti için yaptıklarından dolayı, Tanrı katında sorumlu olduğunu ve milletine iyilikle muamele ettiği için Tanrı katında sorumluluktan kurtulduğunu söylemesi, hem o dönemdeki Tevhit inancını hem de Hakanın idareyi Tanrı adına gerçekleştirdiğini göstermesi açısından önemlidir.

Türk düşüncesinde, alemin nizamı iki zıt kuvvetin arasındaki ahenk ve uyuşmadan doğmuştur. İnsan bu uyuşmanın mahsulüdür. İnsanların saadeti, dünya cennetleri ve milletler arasındaki sulh bu ahengin devamına bağlıdır. Türk hikmetine göre, bu tabii nizamı devam ettirmek ve mesut olmak için ilk önce bilgili, cesaretli ve kanaatkar olmak lazımdır. Yukarıda gök batar ve aşağıda yer delinirse bu nizam ve insanların bütün hakimane tedbirleri kendiliğinden bozulacaktır. Fakat o devam ettikçe bu nizamı sürdürebilmek için mutlaka bu üç fazilet bulunmalıdır. Bilgili olmak, tabiatın nizamını bilmek ve onu bozabilecek sebeplere karşı hazır bulunmak demektir. Bizzat tabiat, uyuşma ve ahenk olduğu için, insanların hayatında da aynı suretle uyuşma, ahenk ve sulhun hakim olması lazımdır. Hakanın en büyük gayesi el birliğini temin etmek, milletler arasında sulha ulaşmaktır. Türk Devlet geleneğinde O, bütün harplerini de bu gayeye varmak için yapar.

İçinde hukuki nizam hakim olan bir devleti hiçbir zaman hükümdar yalnız başına idare edemez ve etmemiştir. Hun devletinde olduğu gibi diğer Türk devletlerinin idaresinde de, Han’a yardım eden, devlet içinde türlü vazifeler gören kimseler vardır. Türklerde Han’ın yardımcılarına verilen umumi isim “Beg” dir. Beg kelimesinin lügat manası; bakmak, korumak, gözetmek, muhafaza etmek manaları içermektedir. Eski Türklerin telakkisinde Beg il’in işlerine bakan, ili muhafaza eden, ili koruyan, vazifesi il işlerini gözetmek olan ilin bekçisidir. Kutlug devletinde Beyler devlet idaresinde Han’a yardım eden yüksek memurlardır. Begler de bir çok rütbe ve derecelere bölünmüşlerdir. Her rütbenin kendine mahsus, şadapıtlar, Tarhanlar, Buyruklar gibi umumi unvan ve lakapları vardır.

Bilge Kağan “Tanrı buyurduğu için, devletim, kısmetim var olduğu için, ölecek milleti diriltip besledim. Çıplak milleti elbiseli kıldım. Az milleti çok kıldım. Değerli illiden, değerli kağanlıdan daha iyi kıldım. Dört taraftaki milleti hep tabi kıldım, düşmansız kıldım. Hep bana itaat etti” ifadesiyle Türk kağanının asli vazifeleri içerisinde sayılan adaletin tesisini ayrıntılı olarak izah etmiştir.

Yusuf Has Hacib, Kutadgu Bilig adlı eserini dört iyi temel üzerine kurmuştur. Bunlardan biri adalet olup, doğruluk üzerindedir. İkincisi devlet olup, saadet ve ikbal demektir. Üçüncüsü akıl olup, ululuk ifade eder. Dördüncüsü ise, kanaat ve afiyettir. Bunların her birine ayrı ayrı adlar vermiş ve bundan böyle bunları bu adla zikretmiştir. Adalete “Kün Toğdı” adını verir ve onu hükümdar yerine koyar. Devleti “Ay-Toldı” ismi ile zikreder ve bunu onun veziri sayar. Akıla “öğdülmiş” adını vermiş ve buna da vezirin oğlu demiş. Kanaate “Odgurmış” adını verir ve buna da vezirin akrabası der.
Öğdülmiş, hükümdara memleketi tanzim etme usulünü söylerken Türk Devlet geleneğindeki adalet anlayışını biraz daha açmıştır. “Zalim olma, zulmü kötülere karşı tatbik et; bütün memleketi kötülerden temizle… Kötüyü, ceza vererek, doğru yola getir; kötüye kötü muamele layıktır, sen de öyle yap. İyinin serbestçe dolaşabilmesi için, kötünün ya zincirde veya zindanda olması lazımdır, ey metin yürek…” demektedir.

Kitabelere göre Göktürkler ve bunları temsil eden kağanlar, insanların hepsini hukuk önünde eşit saymış, onların aç olanlarını doyurmuş, fakir olanlarını zenginleştirmiş, bunları gerçekleştirmek için kağanlar gece uyumamış, gündüz durmamışlardır.

Kağanların halka, halkın da kağanlara karşı görev ve sorumlulukları vardır. Herkes bu görev ve sorumluluklarını yerine getirirken adaletli davranmak zorundadır. Karşılık beklemeden insanlara hizmet, insan sevgisinden doğan koruyuculuk, adalet, hürriyet ve eşitlik düşüncesinden kaynaklanır.

Hunlar devlet içinde emniyet ve inzibatı temin için ceza işlerine çok ehemmiyet verirlerdi. Suç işleyen kimseleri cezalandırmak devletin hak ve inhisarı idi. Hunlar da iptidai kabilelerde görülen hususi intikam yerine suçluların devlet tarafından cezalandırılması usulü kaim idi.

Hunlarda ceza devlet işiydi. Hususi intikam yasaklanmıştır. Hunlar da suçlar ikiye taksim ediliyordu. Ağır cürümlerin cezası idamdı. Hafif suçların cezası ise suçlunun yüzünü yaralamaktan ibaretti. Hunlar, muhakemenin çok çabuk yapılmasına dikkat ederlerdi. Her maznun (sanık) mutlaka on gün içinde muhakeme edilmeliydi. Onun için Hun hapishanelerinde mahkumlar az bulunurdu.

Adam öldürmenin cezası idamdı; soygun, hırsızlık ve hayvan kaçırma kesin surette yasaktı. Ele geçirilen soyguncu ve suçüstü yakalanan hırsız öldürülür, malları müsadere edilir, aile efradının hürriyetleri kısıtlanırdı. Ciddi bir tehlike ile karşılaşmadıkça ok-yay kullanmak yasaktı. Barış zamanında başkasına kılıç çekmenin cezası da ölümdü. Yine aynı şekilde zinanın cezası da idamdı. Irza tecavüz en ağır suçlardan sayılırdı. Bu da bazen iki taraf arasında uzlaşma olmazsa idamı gerektirirdi. Ordudan kaçanlar ve vatana ihanet edenlerin cezası da ölümdü. Hafif suçlular, on günü aşmamak üzere hapsedilirdi.

Göktürklerde, isyan edip (devlete ve orduya başkaldıranlar), adam öldürenler, evli kadına tecavüz edenler, at koşumu çalanlar, ölümle cezalandırılır. Yabancı bir kızı kaçıranlar, para cezası ve diyetle cezalandırılır veya kızla evlendirilir.

Diyet: Kavga sırasında bir kimse diğerini yaralarsa, yaraya göre para cezası vermeye zorlanır. Bir kimse diğerinin gözünü kör etmişse, o adamın kızı, yaralanana karşılık olarak verilir. Kızı yoksa, karısını veya para cezası verme zorundadır. Karşısındakinin bir yerini kırarsa, ceza olarak atını verir. Her kim ki at veya madenden yapılmış şeyler çalarsa, bunları çalanların cezaları, on misli yükseltilir. Fahişeler ve ırza geçenler, iğdiş edilirler. Sonra da kalçasından ikiye ayrılırlar. İsyan etme, adam öldürme, evli kadına sataşma, fuhuş ve ırza geçme gibi suçlar, ölüm ile cezalandırılıyordu.

Ceza hukuku, özel intikam alanından çıkmış ve kamu hukuku alanına girmiştir. Yani cezayı belirtip uygulayacak olan suçtan zarar gören kimse değil devlettir. Ancak bazen cezanın, suçluya değil de suçlunun yakınlarına uygulandığı görülmektedir. Bu da cezanın her alanda kişiselleşmemiş olduğunu bize gösterir. Ancak o zaman oğullar, kızlar ve karılar aile başkanının doğrudan doğruya velayeti altında olduklarından onlara ceza uygulanması, aile başkanına uygulanmış gibi sayılmıştır. Dövme ve yaralama suçlarının cezası yalnız hayvanla ödenen tazminattan ibarettir. Hırsızlıkta ise, suçlunun çaldığı eşyanın sayı ve değerde on mislini ödemesi gerekir.
Eski Türklerin suçluları cezalandırma uygulamalarından örnekler veren İbni Fadlan’a göre; bir adam diğerini kasten öldürürse, suçuna karşılık kısas olarak onu da öldürürler. Hata ile öldürürse, öldüren için kayın ağacından bir sandık yaparlar. Katili bunun içine koyup, yanına üç  somun, bir testi su bıraktıktan ve üzerini çiviledikten sonra, deve havudunun ağaçlarına benzer üç ağaç dikerek suçluyu bunların arasına asarlar. “Biz, onu yer ile gök arasında bırakıyoruz. Güneş ve yağmura maruz kalsın. Belki Tanrı acır da kurtulur” derler. Zamanla çürüyünceye ve rüzgarlar götürünceye kadar bu şekilde asılı kalır.

Türk devletleri kuvvetli bir disiplinle idare edilen devletler idi. Asayiş ceza kanunları sayesinde temin olunurdu. Tukyu devrinde ağır suçlardan olarak, vatana hıyanet, katil, başkasının zevcesiyle gayri meşru münasebet gösterilmiştir. Eski Kırgızlara ait vesikalarda ağır suçlar arasında harpte gevşeklik göstermek, elçilik vazifesini ifada kusur, salahiyeti olmaksızın hükümet işlerine müdahale de, eşkıyalık sayılmıştır.

Türkler yalan ve iftirayı en büyük suçlardan saymışlar ve bu suçları işleyenlere karşı şiddetli cezalar vermişlerdir. Mesela; Buğra Han’ın oğlu Qorı-Han’a iftira atan kadın suçunun ortaya çıkmasından sonra, cezalandırılıyor. Beş tane tay getirilerek kadın bir atın kuyruğuna bağlanıyor, sağ kolunu başka bir atın kuyruğuna, sol kolunu ve ayaklarını da böylece başka başka atların kuyruğuna bağlayıp, atları birden kamçılayarak vücudunu parçalıyorlar. Qorı-Han, yalan söyleyip, iftira eden kimselerin cezasının böyle olacağını belirtmiştir.

Uygurlar döneminde borç veren kişinin haklarının korunmasına önem verilerek bu konu ile ilgili belgeler düzenlenmiştir. Borç alıp-verme vesikalarında, zamanında ödenmeyen yahut borç alan kişinin ortadan kaybolması – ölmesi- halinde, borç veren kişinin mağdur olmaması için, vesikalarda borç alan kişiler, aldıkları malı nasıl ve kimler tarafından ödeneceğini bildirmişlerdir. Borç alma vesikalarında son olarak şahitlerin isimleri, borç alan kişinin imzası, yahut mührü bulunmaktadır. Son olarak da vesikayı yazan kişi belirtilmiştir. Bu durum Uygurlarda aile müessesesinin, yerleşmiş köklü bir toplum yapısına sahip olduğunu göstermektedir. Ailede mutlak hakim babadır. Öldüğü zaman bu hakimiyet ihtimal en büyük oğula geçmektedir. Fakat vesikalarda görüldüğüne göre, satıştan veya borç almadan sonra, ailenin diğer fertlerinin mesuliyetleri ortaya çıkmakta ve ailenin söz sahibi kişisinin vesikalardaki hükümleri yerine getirmediği zaman, bu kişi veya kişiler sorumlu tutulmaktadır.

Uygurlar döneminde disiplin cezaları çok şiddetli olup bilhassa, hırsızlık ve ırza geçme gibi olayların çok ender olması dikkat çekicidir. Uygur Kağanı Kutluk Bilge Kağan, Tibet ve Karluk kabilelerine yaptığı mücadelede bunları bertaraf etmiş ve asayişi bozmayan bölge halkını mükafatlandırmış, asayişi bozanları ise şiddetle cezalandırmıştır.

Hazar Hakanlığı’nın başkentinde 7 baş yargıç vardı. Bunlar ikişer ikişer Müslümanların, Hıristiyanların, Musevilerin, biri de İslavların ve diğerlerinin davalarına bakardı.

Sonuç olarak; adaleti gerçekleştirmenin şartlarından birisi hatta en önemlisi, güçlü olma şartıdır. Türk tarihine baktığımız zaman; kurulan bütün devletlerin temel felsefesinin Tanrı buyruğuna göre tebaayı adaletli bir şekilde idare etmek olduğunu görmekteyiz. Bu adaletten anlaşılan, toplumun maddi ve manevi açıdan refaha ulaşmış olmasıdır. Türk kağanları milletin asayişini düzenlemek ve adaleti tesis etmek için, kendilerinin ve toplumun yüksek değerlere sahip vasıflarla bezenmiş olmasını ve bu değerlerin bozulmaması için caydırıcı etkisi olan cezalar uygulamıştır.

Görüldüğü gibi, eski Türk adalet anlayışının kaynağında sağlam bir inanç ve bu inanca bağlı olarak cesur bir irade ve suçlulara gayet net cezai uygulamalar vardır.

Kaynak: Türkler Ansiklopedisi, Cilt:2

TÜRK TÖRESİ

Divanü Lûgati’t-Türk’de töre evin en önemli yeri ve sediri olarak ifade edilirken, kavram asıl mânâsı ile “törü” şeklinde geçmekte olup, görenek ve âdet olarak açıklanmıştır.

Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin hükümleri birliğidir. Orhun kitabelerinde töresiz bir devlet veya topluluk olamayacağı belirtilmiştir. Bundan hareketle eski Türklerde kanunsuz veya hükümdarın şahsî iradesine bağlı bir yönetim şekli olmamıştır. Dolayısıyla kağanlar emirlerini, yargıçlar kararlarını töreye göre vermişlerdir. Yani halk doğrudan doğruya töre’nin himayesindedir.

Bozkırlarda fiilen yaşanan hayatın zamanla hukukî-sosyal değer kazanmış davranışlarını ihtiva eden ve genellikle kanun manasına alınan töre (törü), eski Türk sosyal hayatını düzenleyen mecburî normlar bütünüdür. Bu bütün, yani kanunlar, millîdir.
Türklerde töre kanun mânâsına gelmekle birlikte, onunla sınırlı değildir. Çünkü yazılmış kanunlarla, yazılmamış teamüller de törenin içindedir. Hattâ, hukukî töreden başka dinî, ve ahlâkî töreler de vardır. Dolayısıyla, Türk töresi, eski Türklere atalarından kalan bütün kaidelerin toplamı demektir.
Töre, ahlâkî, sosyal, siyasî birçok prensip koymuş, müesseseler kurmuş, insanlığa kendi hakikatlerini bildirmek ve onları sükûnetle refah içinde yaşatmak maksadıyla devlet gibi insanlığa en büyük faydayı getiren yüksek bir merkez müessese vücûda getirmiştir. Yani törenin devleti de, insanı kendi hakîkatine götürmek maksadının bir vasıtasıdır. Bu bakımdan töre büyük bir ihtimalle eski Türk dininin adıdır.

Türk töresi, oldukça sert ve kesin hükümler ihtiva etmiştir. Cezaları ağır olmakla birlikte, töre, Türk cemiyetinin belkemiğini teşkil ettiği için hiç kimse bu cezaları haksız ve adaletsiz görmemiştir. Töre’nin daima doğru ve adaletli olanı emrettiğini herkes baştan kabul etmiştir. Çünkü töre, milletin yüzlerce yıllık hayat tecrübesinden süzülmüş kaidelerden ibarettir.

Ziya Gökalp, töre kelimesinin, Türk kelimesiyle aynı cevherden olabileceğini söylemektedir. Buna göre, Türk kelimesi “töreli” mânâsına gelebilir. 

Töre ile birlikte kullanılan bir diğer terim de yasadır. Yasa (yasağ) terimi Moğol istilâsından sonra İslâm tarih ve etnografya edebiyatına girmiş ve yayılmıştır. Gök Türkler, ve Selçuklularda kanun ve nizam ifade eden törü-türe teriminin yerini tutmuştur.

Bütün bozkırlarda belki binlerce seneden beri yaşayan bir töre vardır. Büyük Türk hükümdarlarının bizatihi kendileri, halkın sosyal yapısında yaşayan bu törelere tâbî olmuştur. Türk beyleri, devlet ve milletleri eskiden beri müteamil olan töreye tâbi kaldıkça, Türk cemiyetinin hayatı tam yolunda ve normal olarak cereyan ediyor demektir; hükümdardan istenen de ancak bu törenin geçerliliğini temin etmektir.
Töre üç kaynaktan oluşur. Bunlar halk, kurultay ve han’dır. Yani bir kısım töre doğrudan doğruya halk içerisinde zuhur eder. Bunlar gelenek şeklinde nesilden nesle intikal eder. İkincisi beylerin, kurultayda aldıkları kararlardır. Üçüncüsü ise bizatihi Han’ın teşebbüsleri ile gelişir. 11- Töre nesilden nesle intikal ederken, hakanlar ve beyler bunlara kendilerinden bazı şeyler ilâve etmişlerdir. Her büyük tarihî olaydan ve yeni bir sülâle tahta geçtikten sonra töre, kurultaylarda gözden geçirilmiş ve bazı hükümlerin münakaşası yapılmıştır. 12- Ancak buradan Han’ın tek başına istediği töreyi koyma selâhiyetinin olduğunu düşünmek hatalı olur. Nitekim, Bilge Kağan’ın Budizmin kabûlünü istemesine rağmen isteği reddedilmiştir.

İslâm’a geçişi müteakip, töre-din çatışması bazı noktalarda görüldü ise de, hanlar ve beyler, aile ve askerlik işlerinde XV. asra kadar töreyi tatbikten vazgeçmediler. Uluğ Bey gibi islâm bilgini olan bir hükümdarın “birçok işlerde yasa, töreye ihtiyacımız vardır” demesinin sebebi de budur.

Selçuklu ve Osmanlılar, dedelerinden kalma teamüllere Oğuz töresi derlerdi. Ancak töre, yalnız Oğuzların teamüllerinden ibaret değildir. Bütün Türklük âlemi için geçerlidir.

Töre günümüzde de yaşamaktadır. Nitekim Prof. Eröz, Yörük ve Türkmen oymakları ile yaptığı araştırmalarında, töre kelimesinin kullanıldığını tesbit etmiştir. Görüşülenlerin hemen hepsi kavramı “El âdeti, Türkmen töresi” olarak dile getirmişlerdir.

Orhun âbidelerinde, birçok yerde töre ve öneminden bahsedilmektedir.

“Yedi yüz er olup ilsizleşmiş, kağansızlaşmış milleti, cariye olmuş, kul olmuş milleti, Türk töresini bırakmış milleti, ecdadımın töresince yaratmış, yetiştirmiş”.

“İli tutup töreyi düzenlemiş”.

“Üstte mavi gök, altta yağız yer kılındıkta, ikisi arasında insan oğlu kılınmış. İnsan oğlunun üzerine ecdadım Bumin Kağan, İstemi Kağan oturmuş. Oturarak Türk milletinin ilini, töresini tutuvermiş, düzenleyivermiş”.

“Babam kağan öylece ili, töreyi kazanıp, uçup gitmiş”.

“Türk, Oğuz beyleri, milleti, işitin: Üstte gök basmasa, altta yer delinmese, Türk milleti, ilini, töreni kim bozabilecekti?”

“Töreyi kazanıp, küçük kardeşim Kül Tigin kendisi öylece vefat etti”.

Yine törenin önemini ifade etmesi bakımından Divanü Lûgati’t-Türk’de geçen ifadeler oldukça dikkate değerdir. Nitekim bu ifadelerden birinde devlet gitse dahi törenin bakî olduğu vurgulanmaktadır. Buna göre vilâyet (devlet) terkedilir ama töre terkedilemez: “El kaldı törü kalmas”.

Bahaeddin Ögel, törenin devlet ve halk töresi olmak üzere ikiye ayrıldığını belirtmektedir. Çıkış noktası olarak da büyük oğlanla küçük oğlanın devlet ve millet hayatında ayrı yerlerinin olmasını almaktadır. Bu çerçevede eski Türk töresine göre, babanın tahtına daima büyük oğul çıkardı. Halbuki halk töresine göre küçük oğul önemlidir. Çünkü küçük oğlan, babasının evinde oturan ve baba ocağını devam ettiren çocuktu. 18- Ancak buradan iki törenin birbiri ile çatıştığı sonucu çıkmamalıdır. Zira, devlet hayatı için tecrübe, dirayet ve bilgi önemlidir. Bu vasıfları da en iyi taşıyan olarak büyük oğlan görülmektedir. Ayrıca küçüklerin büyüğe riayet etmeleri daha kolaydır. Ancak aile ocağının devamı meselesinde vazife tabiî olarak küçüğe düşmektedir. Büyüklerin sıra ile kendi ailelerini kurarak baba ocağından ayrılmalarıyla, en sona küçük oğlan kalmaktadır. Bununla birlikte, devlet hayatında büyük oğlandan yana bir törenin bulunmasına rağmen, Türk tarihinde liyakat da önemli bir faktör olarak yer aldığından, tahta küçük oğlanların geçtiği de görülmektedir.

Törenin kendisini gösterdiği önemli müesseselerden biri de “ordu”dur. Halk ile ordunun bütünleşmiş olduğu Türklerde, konar-göçer hayat tarzı halkı her zaman dinamik olmaya zorlamış, böylece güçlü bir ordunun sürekli olarak hazır bulundurulması elzem olmuştur. İşte Kara-Han Oğlu Alman-Bet destanında, Alman-Bet babasına İslâmiyet’e girmesini teklif eder. Ancak babası reddedince, buralardan gideceğini söyler. Bunun üzerine babası il ve yurdunu toparlar ve oğluna hitaben şöyle der:

“Gel, gitme ayrılma! Bu Geyik Kayası’ndan!
Töremizle büyüdün, yuğruldun mayasından!
Atamın yuvasından, Keçilerkayası’ndan,
Gel gitme, ayrılma! Ananın yuvasından!”20

Yine Çinliler Mete’den karısını isteyince, devlet ileri gelenleri bu duruma karşı çıkarken töreye vurgu yaparak Mete Han’a şöyle derler. “Bu Tung-hu’lar, töre diye bir şey tanımıyorlar! Bu defa da Hatunumuzu istiyorlar! Biz onlara derhal hücum ederek, hepsini ortadan kaldırmağı teklif ediyoruz!”

Töre müessesesinin önemi sadece töreye gösterilen saygı ve itaatten ibaret değildir. Aynı zamanda Türk devletlerinde töreyi bilenlere karşı gösterilen derin saygı da önemin bir göstergesidir.

Töre, sosyal bütünleşmenin temel kaynağıdır. Bilhassa normatif bütünleşmenin temel kaide ve teamüllerini töre sunmaktadır. Törenin buradaki etkisi, geleneği temsil etmesinden doğmaktadır. Çünkü, bu normun oluşması ve kabul görmesi onun gelenekselleşmesine bağlıdır. Gücünü geçmişten alan norm etkilidir ve kendi merkezi etrafında birleştiricidir. Bu çerçevede en güçlü normlar töre olarak nitelendirilmektedir. Töre buradaki gücünü, uzun geçmişe sahip olmasından ve görmüş olduğu genel kabulden almaktadır. Sosyal bütünleşmeyi temin etmesi açısından Divanü Lûgati’t- Türk’de törenin yayılması ile birlikte şaşkın kişilerin ayılacağı, kurtla kuzunun birlikte yürüyeceğini belirten şu dörtlük dikkate değerdir.

“Endik kişi?

El törü yetilsün

Toklu böri yetilsün

Kadhgu yeme savılsun.”

Böylece törenin toplumun nizamının sağlanmasındaki fonksiyonu da oldukça kuvvetli bir şekilde ortaya çıkmaktadır. Çünkü sosyal nizam, ancak eksiksiz bir şekilde anlaşılan bir kurallar geleneği ile mümkündür. Bu gelenek bizatihi törenin kendi içerisindedir. Yüzyılların derinliğine kök salmış olan töre, büyük bir birikim ve tecrübeyi temsil eder. Bu bakımdan, milliyet bağının güçlü kılınmasına hizmet eden de odur.

Töre, Türk sosyal hayatını düzenleyen kaideler bütünüdür. Başka bir ifadeyle, kişiler ve zümreler arası münasebetleri düzenleyen; idarecilerle idare edilenler arasındaki işleri, hak ve vazifeleri belirten usullerdir. Yönetim sistemine baktığımızda ise hükümdarın yetkilerini meclisler (Kurultay ve Hükûmet meclisi) sınırlandırmakta, hem hükümdarın hem de meclislerin üzerinde ise “Töre” bulunmaktadır. Ne halk ne de yönetim sisteminin herhangi bir unsurunun, çevresini “töre”nin çizmiş olduğu normlar bütününün dışına çıkması mümkündür. Bu noktadan hareketle, Türk devletini kanun devleti olarak nitelendirebiliriz. Çünkü devletlerinin “nevi şahsına münhasır” bir yönetim sistemine sahip oldukları görülmektedir. Ancak, mutlaka bir isim vermek gerekiyorsa, eski Türklerde yönetim sistemine Töre Sistemi demek yanlış olmayacaktır. Zira il gider, töre kalır.

Töre hükümleri değişmez kalıplar değildir. Bir sosyal-hukukî normlar toplamı olarak töre, çevre ve imkânlara uygun yaşayabilmenin gerekli kıldığı yeniliklere açıktır. Bu suretle kendi hayatiyetini sirayet ettirdiği türlü şartlar içinde sürekli etkinliğini korumuştur. Dolayısıyla töre’nin geçmişi binlerce yıl öncesine kadar dayanır. Mete, Attila, Tüng-yabgu, Cengiz ve Timur gibi hükümdarlar hep örfî kanunlara (töreye) tâbi olmuşlardır. Dolayısıyla, bozkırlardan Anadolu’ya, binlerce yıl esas noktaları aynı kalmış bir töre mevcuttur.

Devletlerin teorilerle değil fakat sosyal gerçeklere uygun şekilde idare edilebileceğini çoktan anlamış olan Türk hükümdarları, yerine ve zamanın icaplarına göre ve “meclis”lerin tasvibi alınmak üzere, töreye yeni hükümler getirebilmekteydiler. Bununla birlikte, töre’nin anayasa hükmünde, değişmez prensipleri vardı ki, bunlar; Könilik (adalet), uz’luk (iyi’lik, faydalılık), tüz’lük (eşitlik) ve kişilik (insanlık, üniversellik)”dir. İşte binlerce yıl devam eden esaslar da bunlardır.

Töre sadece geçmişte yaşananlardan ibaret değildir. Farklı boyut ve unsurlarıyla bugün de yaşanıyor olması, onun geçmişte kalmış olmadığını gösterir. Dolayısıyla töre, tarihin tozlu sayfalarında kalmadığı gibi, müzelik kıymetlerden ibaret de değildir. Töre, ulu bir çınar olan devleti ayakta tutan, heybetli kılan ve güçlü yapan bir köktür. Bu kök ne kadar derinlere dalmışsa, çınar da o kadar dayanıklı ve heybetli olur. Ancak günümüzde töre ile ilgili olarak yapılan propagandalar gerçekleri yansıtmaktan oldukça uzaktır. Gerek filmlerde gerekse şarkılarda töre, son derece yanlış olan, insanları mutsuzluğa ve acılara gark eden bir gelenek olarak ele alınmaktadır. şarkılarda töreden dolayı ıstırap çeken insanın feryadı dile gelmektedir. Filmlerde ise töreyi temsil eden insanlar asık suratlıdır. Bu suretle telkin edilen, törenin kötü yüzünün olduğudur. Yine tiplemeler, töreden dolayı muzdarip olan insanların portresi ile doludur.

Halbuki yaşayan törenin iki temel boyutu vardır. Biri davranışlarda ya da müesseselerde vücut bulan, diğeri ise gelecekle alâkalı olarak hedef belirleyen ülkü boyutudur. Birinci boyut bugünün en kusursuz bir biçimde yaşanmasını temin eder ve fonksiyonerliği sağlar. Ülkü ise, geleceğin inşası için elzemdir. Ancak, geleceğin inşası geçmişten kopuk olmamalıdır. Aksi takdirde hedefler, yıkıcı ve bölücü ideolojilerin hizmetkârlığına yol açabileceği gibi ham düşüncelerle dolu, tatbiki mümkün olmayan hayâllerden ibaret de olabilir. Töre içerisinde yer alan ülkü, içinde geçmişi de barındırdığı için, gelecek ham hayâllerle belirlenme yerine, olgun bir gaye ile çizilmektedir. Çünkü töre bu birikimdir. Binlerce yıllık bir geçmişinin olması, onu daha az kusurlu yapmaktadır. Dolayısıyla da geçmişle gelecek arasında temel bağdır ve gelişmenin temel kaynağıdır. Töre, Türk milletinin hafızasıdır. Hafıza-i beşer nisyan ile malûl ise de, millet hatırlama ile bâkidir.

Tarihte insanlığın ilerlemesini, üç öğe sağlamıştır. Hız’a sahip olma, hukuk fikri ve demirin işlenmesi. İlk iki unsur insanlığa manevi ilham kaynağı, sonuncusu da uygarlığın önde gelen malzemesi olmuştur. İnsan kültürünün bu iki önemli unsuru, varlığını Türklere borçludur. Bir bozkır kavmi olan Türkler, tabiatın çok kısır olduğu bu bölgede geçimlerini uzak mesafelerden sağlayabilmek için vahşi hayvan olan atı terbiye ederek insanlığın emrine vermişlerdir. “At sırtında geçen bir hayat, baş döndüren bir sür’at, yayladan kışlağa ve kışlaktan yaylaya doğru sürüp giden bir kovalamaca, onların günlük ve olağan hayatları idi. Onlar için olağan olmayan şey, ufuktaki dağlar ile vadilerin ötelerinde, uzanan ülkeleri görememe ve çeşitli zenginlikleri elde edememe idi[1].

Kısacası “göçebe Türkler tarafından, en eski çağlardan beri yetiştirilen at, tüm kültüre yön veren, en önemli tesirdir. Atın ehilleştirilmesi olmadan eski çağ ve erken orta çağın büyük ölçüdeki kavim göçü tasvir dahi edilemez”.

Geniş bozkırlarda büyük ve dağınık sürüleri sevk ve otlakları koruma mücadelesi Türkleri devlet yönetiminde tecrübe sahibi yapmış ve bu durum, o bölgede bütün insanlara hükmetme duygusunun da doğmasına sebep olmuştur. Böylece, yan yana ve bir arada huzurla yaşayabilmek için fertler arasında asabiyet bağının oluşmasının zorunlu olduğu inancı ilk olarak eski Türk kavimlerinde hissedilmiştir. “Bundan dolayı yeryüzünün ilk devletleri Türkler tarafından kurulmuş, yani Türkler dünyada `amme hukukunu’ vaz eden ilk millet olmuştur”.

Bu geçmişten geleceğe bütün Türklerin sosyal hayatlarını düzenleyen, onlara kural koyan, devletin gücünü de temsil eden Türklerin töre dedikleri devlet düzenidir. Ziya Gökalp de töreyi şöyle tanımlar: “Atalardan kalan bütün kuralların toplamı”. Töre yazılı yasaları kapsadığı gibi alışkıları (teamülleri) de içine alır. Töre; hukuksal töre, dinsel töre, ahlaksal töre gibi birkaç bölümden oluşmaktadır”.

“Türk töresini kaybetme”, Türk milleti için de söz konusuydu. Devletsiz, kağansız kalmış bir millet, töresini de kaybetmiş oluyordu. Nitekim Bilge Kağan, Orhun Abideleri’nde Türk töresini şöyle tarif eder; “… (Türk Milleti’nin) kağan olarak oturdum. “Ölecek miyiz?” diye düşünüp üzülen Türk begleri ile Türk beyleri (bana) dönüp, sevindiler! “Bulanmış gözleri” canlandı! Beni gördüler! (yani bana bağlandılar). “Ağır töreleri”, (düzenledim), yürürlüğe koydum. (Dünyanın) dört bucağındaki “milletleri” de (düzene koydum)!…

Bilge Kağan Yazıtları’nda da ifade edildiği üzere, “Eski Türk devlet geleneğinde Töre ilahi kaynaklı hakimiyetten (kuttan) ayrılamazdı. Özellikle devlet kuran her Kağan mutlaka bir töre koyardı. Töre, Türk örf ve geleneklerinin kesin bir hükümler birliğidir. Töresiz bir ilin ya da devletin varlığı mümkün değildir”.

Türk kültür yapısının en hassas ve ince dokusunu “Türk Töresi” oluşturur. “Töre, milli toplumda ferdi ve sosyal ilişkileri düzenleyen, ferdi disiplin ve otoriteye bağlayan, milli barış, dayanışma ve beraberliği sağlayan bir kültür kurumudur. Yabancı kültürler önce bu değer sistemini yıkmak isterler.”

Türk töresi rastgele, tesadüfen meydana gelmiş şeylerden ibaret değildir. Bunlar ayrılmaz bir şekilde milletin varlığına milletin ortak düşünce, duygu ve kanaatlerine bağlıdır. Töre, Türk milleti ile birlikte doğar, milletle gelişir ama asla milletle yok olmaz. Kısacası “İl gider, töre kalır”. Türk kültürünün temelini oluşturan, sonuncu unsur ise, “demir”dir. Bu maddenin ilk defa eski Türk yurdu olan Altay Dağları’nda bulunduğu ve yeryüzüne dağıldığı artık bilinen bir gerçektir.
Türkler dünyanın ilk demirci kavmi olarak bilinir. Demirin eritilip istenilen şekil verilmesiyle birlikte, insanlık aleminde uzun ve parlak bir dönem açılmış oluyordu. Demir Türk uygarlığının ilk simgesidir. “Göktürkler ile Oğuzlar’ın ataları demirci idiler. Demirciye Moğollar “Darhan” derlerdi. Dokuz atası demirci olan adam şaman olurdu. Şamanların büyüklerine Tarhan adı verilirdi. Bundan anlaşılır ki demircilik eski Türklerce sanatların en saygınıydı”.

“Demircilik ile ilgili bir takım merasimler de eski Türkler arasında önemli bir yer tutardı. Her yıl belli bir günde İlhan, demir merasimi için bir demir parçasını akkor haline gelinceye kadar ocakta ısıtırdı. Demir, bu hale geldikten sonra, İlhan’a ait “altın örsün” üzerine konulur. İlhan, altın çekici alarak, bunun üstüne vururdu. Bundan sonra, koşullar, toylar, şölenler yapılırdı. Bu merasimler hudutta da yapılır. Ülkeye dışardan girmek isteyen bir yabancı elçi, bu merasimi yapmadan giremezdi”.

Demircinin Türk toplumunda ne kadar önemli konumda olduğunu tarihe ışık tutan bütün Türk destanlarında görmek mümkündür. Nitekim, Türk sosyo-kültürel yapısını en iyi işleyen destanlardan biri olan Manas Destanı’nda da anlatıldığı üzere; “Her akına çıkmadan önce Manas kendi demircisine gider, kılıçlarını biletir, silahlarını tamir ettirir ve öyle yola çıkardı. Nogay-Han’ı Yoloy’u mağlup ettikten sonra, onun iki kızını esir ederek yurduna getirmiştir. Bu Han kızlardan birini, teşekkür ifadesi ile demircisine vermiş ve diğerini de oğluna nikahlamıştı. Manas, demircisini Darkan yani Tarkan, saygı deyimi ile çağırırdı. Çünkü Tarkanlık hükümdar tarafından verilmiş çok yüksek bir üstünlük unvanı idi. Onların bu rütbesi de nesilden nesile sürüp giderdi”.

Bu açıklamalarda demirciliğin hem dini ve inanç sistemleriyle ilgisi bulunması hem de rütbelerin babadan oğula geçmesi, Osmanlılar’ın ilk dönemlerinde kurulan lonca yani esnaf teşkilatlarının izlerini taşımaktadır. Nitekim, ahilik teşkilatı üzerine araştırma yapan bazı ilim adamlarına göre, kelimenin kökeni Orta Asya kaynaklıdır ve taşıdığı mertlik, alplik, yiğitlik, eli açıklık, konukseverlik hasletlerinin ifade ettiği sanat ve ticaret kurallarının Orta Asya Türkleri arasında çok yaygın oluşunu göstermektedir.

Belirtmek gerekirse, toplumları uygarlığa yöneltme yolunda en kesin tesirler yapmış olan bu üç temel unsurun Türk kültürüne özgü özellikler olduğu görüşü bütün dünyada genel kabul görmüş bir mütalaadır. “W. Koppers, O. Menghin başta olmak üzere, bir kısım batılı bilginlerce “Altaylılar” tarafından yaratıldığı ifade edilen ve dünyanın ilk yüksek kültürü olarak tanınan bu Türk (Bozkır) Kültürü, taşıdığı beşeri değerler sebebiyle süratle etrafa yayılarak kısa zamanda doğuda Moğolları ve Kuzey Çinlileri, batıda Hind-Avrupalıların bazı kollarını tesir altına almış ve bir medeniyet vasfı kazanmıştır. Böylece milattan önceki binlerden, milattan sonra XIV.-XV. yüzyıllara kadar Avrupa ve Asya’nın step bölgelerinde hakim olan ve son Avrupa ilmi literatüründe “La civilisation des Steppes” tabiri ile yer almaya başlayan Bozkır Medeniyeti, adları geçen Batılı araştırmacılara göre, dünyada mevcut ilk medeniyettir. Daha da mühimi batı medeniyetinin doğuşunda birinci derecede amil oluşudur.

TÜRKLERİN GÖÇLERİ VE YAYILMALARI

Dünyanın en eski kıtası olan Asya, tarihî ve coğrafî bakımdan beş büyük kısma ayrılmıştır:

1. Kuzey Asya,
2. Doğu Asya,
3. Güney Asya,
4. Ön Asya,
5. Orta Asya.

Bunlardan Orta Asya; kuzeyde Sibirya, doğuda Büyük Kingan (Kadırgan) dağları, güneyde Himalaya ve Hindukuş sıradağları, batıda da Hazar denizi ve Yayık (Ural) nehri ile çevrili büyük bir ülkedir. Türklerin ilk ana yurdunun Orta Asya’da bulunduğu ve dünyanın öteki yerlerine buradan yayılmış oldukları eskiden beri bilinmektedir. Ancak araştırmaların eksikliği ve yetersizliği yüzünden ilk ana yurdun yeri uzun süre kesin olarak tespit edilememiştir.

XX. yüzyıl içinde arkeolojik buluntular, yazılı belgeler, destanlar, diller ve kültürler üzerinde yapılan yeni araştırmalarla ilk ana yurdun yeri hakkında birçok delil ortaya konmuştur. Fakat, bu yer için arkeologlar, tarihçiler, antropologlar, dilciler ve kültür tarihçileri hep ayrı ayrı yerler göstermişlerdir. Bunlardan hangisinin daha isabetli ve doğru bir görüş olduğu meselesine gelince, yazılı belgelerin bilgilerini diğer belgelerin bilgileriyle destekleyen tarihçilerin görüşünün bilim dünyasında daha ağır bastığı görülmektedir. Buna göre, Türklerin ilk ana yurdu, Altay ve Sayan (Kögmen) dağları çevresi ile bu dağların kuzey batı bölgeleridir. Fakat, diller üzerinde yapılan mukayeseli çalışmalarla Türk anayurdunun bu bölgelerle sınırlı kalmadığı, Türklerin buradan doğuya, batıya ve güneye doğru gittikçe yayıldıkları anlaşılmaktadır. Mesela Türkler, M.Ö. 2 bin yıllarının ortalarından itibaren Altay dağlarından Ural dağlarına ve Yayık nehrine kadar olan geniş bozkır sahaya tamamen yayılmışlardır.

Türklerin batıya doğru yayılmalarında Orta Asya’nın coğrafyası adeta yön ve yol gösterici bir rol oynamıştır. Türk anayurdundan batıya doğru yayılan Türkler, Altay ve Tanrı dağlarının birbirine en çok yaklaştığı yerde batıya açılan bir düzlükle karşılaşmışlardır. Coğrafyacıların Cungarya, Türklerin ise Yarış Ovası adını verdikleri bu düzlük, tabiatın kavimlere açtığı adeta bir kapı durumundadır. Bundan sonra Cungarya’nın hemen batısında ortaya çıkan Tarbagatay dağlık arazi ise, Türklerin önünde önemli bir engel teşkil etmemiştir. Tarbagatay’ı kolayca aşan Türkler, Kırgız bozkırı veya Turan ovası adı verilen bugünkü Kazak bozkırlarını tamamen kaplamışlardır. Bu duruma göre, Cungarya ile Hazar denizi arasındaki bozkır saha Türklerin ikinci anayurdu olmuştur.

Kavimler, göç ve yayılmalarında genellikle aşılması güç dağ, nehir, orman ve deniz gibi tabiî (doğal) engellerden daima kaçınarak, kendilerine daima düz ve engeli az zeminler aramışlardır. Zira, büyük tabiî engeller hareketi ve ilerlemeyi zorlaştırdığı gibi, bazen de imkansız hale getirmekteydi.
İpek Yolu, kavimlerin göç ve yayılmalarına tabiatın açtığı adeta tabiî yol durumundaydı. Türk ana yurdundan çıkan Türk topluluklarının bir kısmı kuzey İpek Yolu’nu izleyerek, batıya doğru göç etmişler ve yayılmışlardır. Hun, Ogur (Oğuz), Dokuz Oğuz, Avar ve Ak-Hun gibi Türk toplulukları bunlardan bazılarıdır.

Orta Asya’da tarih öncesi dönemlere dair yapılan arkeolojik araştırmalar sonucunda, Türklerin atalarının nerelere kadar yayılmış olduklarını gôrmek mümkün olabilmektedir: Orta Asya’nın tarih öncesi, “Yontma Taş” (Mezolitik) Devri’ne kadar geriye gitmektedir. Bu devir M.Ö. 5000 yılları olarak tarihlendirilmektedir.

Yontma Taş Devri’nin insanı, genellikle ormanlık sahalarda yaşıyor, taşları yontarak basit silahlar yapıyor; avcılık ve balıkçılıkla geçiniyordu. Hatta bu insan, bazı küçükbaş hayvanları evcilleştirdiği gibi, tabiattaki bitkilerden de yararlanmasını öğrenmiş bulunuyordu. Özellikle Türklerin ilk atalarının (proto-Türk), tarihin bu döneminde, yani Yontma Taş Devri’nde avcılık ve balıkçılık yaparak geçindikleri anlaşılmaktadır. Zira av kuşlarından bazıları, onlar için, birer “ongun” (töz= ata kabul edilen kuş veya hayvan) haline gelmiştir. Mesela Oğuz Türklerinde, “şahin, kartal, tavşancıl, sungur, uc-kuş ve çakır” gibi kuşlar birer ongun (töz) idi.

Bu durum, hiç şüphesiz onların, çok erken çağlarda yaşadıkları avcılık hayatının bir hatırasından başka bir şey değildi.
Aynı dönemlerde, Orta Asya’daki ormanlık sahanın insanına göre bozkır sahaların insanı biraz daha ileri durumda bulunuyordu. Daha doğrusu, ormanlık sahanın insanı Yontma Taş Devri’ni yaşarken bozkır sahanın insanı Cilalı Taş (Neolitik) Devri’ne geçmiş durumdaydı. Zira, Mançurya’dan Hazar denizine kadar uzanan bozkır sahalarda genellikle cilalı taş aletler bulunmuştur. Daha da önemlisi, bozkır insanı, M.Ö. II. binyılın sonlarından itibaren Maden Devrine girmiş bulunuyorlardı. Öyle anlaşılıyor ki, Türklerin ataları, ormanlık sahadan çıkarak, yavaş yavaş Orta Asya’nın bozkır sahalarına yayılmışlardır.

GÖÇLERİN SEBEPLERİ:

Bir topluluğun kendi yerini, yurdunu terk ederek, başka bir yere gitmesine veya yer değiştirmesine göç denir. Sosyal bir olay olan göç, hayatî ve ciddî sebeplere dayanır. Aksi taktirde hiçbir topluluk önemli bir sebep olmaksızın yerini yurdunu terk edip, sonunun nasıl biteceği belli olmayan bir maceraya kalkışmaz. Çünkü, hiçbir göç sahası tamamen boş ve sahipsiz bir yer olmamaktaydı. Göç hareketinde bulunan kütle, buradaki yerli topluluk veya devlete karşı hâkimiyet mücadelesi vermek ve bu mücadeleyi de kazanmak zorundaydı. Başka bir ifade ile söylemek gerekirse, göç hareketinde bulunan kütlenin, yeni göç sahasındaki yerli halkı ya hâkimiyeti altına alması ya da onu buradan sürmesi lazım geliyordu.

Türk toplulukları, bazı zorlayıcı sebeplerden dolayı zaman zaman Orta Asya’daki yurtlarını terk ederek, başka coğrafyalara, başka iklimlere göç etmişler ve yayılmışlardır. Türk topluluklarını zaman zaman göçe zorlayan tabiî, iktisadî, siyasî, sosyal ve askerî sebepleri şöyle açıklayabiliriz:

1. Tabii (Doğal) Afetler ve Salgın Hastalıklar 

Orta Asya’nın ikliminde istikrar yoktu. Buradaki hayat, arka arkaya gelen şiddetli soğukların ve tipinin, sel ve çekirge baskınlarının, otları ve suları yok eden aşırı sıcaklıkların ve kuraklığın daima tehdidi ve tehlikesi altındaydı. Bazı yaz aylarında bir damla bile yağmurun düşmediği aşırı kuraklıklar, bazı kış aylarında da aşırı soğuklar, salgın hastalıkların çıkmasına yol açıyor ve kütle halinde hayvan kırımları meydana geliyordu. Mesela 627 yılında, Göktürk ülkesine çok kar yağmıştır. Bu yüzden koyunların ve atların büyük bir kısmı kırılmıştır. Aynı şekilde, 685 yılında, Oğuzların yurdunda büyük bir kuraklık meydana gelmiştir. Bu kuraklıktan dolayı, atların ve sığırların onda yedisi veya sekizi ölmüştür. Oğuzlar, hayatta kalabilmek için tarla faresi avlamak ve ot kökü yemek zorunda kalmışlardır. Görüldüğü gibi, Orta Asya’da hayatı zorlaştıran ve kütleleri göçe zorlayan sebep, ağır kış şartlarıdır. Aşırı soğukların sebep olduğu salgın hastalıklara, “yut” (yutmak) adı verilmektedir. Sık sık meydana gelen “yut”larla başlıca ekonomik varlıklarını yitiren Türkler, perişan oluyorlar ve güç durumlara düşüyorlardı. işte böyle durumlarda Türk toplulukları için yeni ekonomik sahalar aramak bir zaruret halini alıyordu. Böylece, göçler başlıyordu.

2. Nüfus Artışı ve Otlak Yetersizliği 

Türkler son derece dinamik ve sağlıklı bir topluluk idiler. Üstelik Orta Asya’daki göçebe hayat tarzı, çok sayıda insana ve insan gücüne ihtiyaç gösteriyordu. Bundan dolayı genç nüfus son derece artmaktaydı. Fakat ana yurdun toprakları, hızla çoğalan Türklerin geçimi için yetersiz kalıyordu. Aynı şekilde otlaklar da sayısı gittikçe artan sürülere yetmiyordu. Öte yandan, Orta Asya’nın bozkır sahalarında büyük insan kütlelerini besleyebilecek tarım sahaları hemen hemen hiç yoktu. Ekonomi büyük ölçüde hayvancılığa dayandığı için otlakların önemi daha da artmaktaydı. Otlak yüzünden boylar arasında sık sık silahlı çatışmalar meydana geliyordu. Bu sonu gelmez çatışmalarda ve itişip kakışmalarda mücadeleyi kaybeden boy veya topluluğun kendisine yeni bir yurt ve otlak araması gerekiyordu. Bu durum ise, bozkır topluluklarının adeta değişmez bir kanunu idi.

3. Siyasî Anlaşmazlıklar (İhtilaflar)

Anayurt içinde ve dışında başka yerlere yapılan göçlerin bir sebebi de, Türk tarihinde sık görülen siyasî anlaşmazlıklar idi. Zira Türk siyasî hayatında istikrar yoktu. Türk siyasî hayatı iniş ve çıkışlarla, zirveler ve çöküntülerle dolu idi. Bunun başlıca sebebi, taht veraset hukukunun belirli bir kurala bağlanmaması idi. Türk hâkimiyet anlayışı, tahta çıkmada her hanedan üyesine aynı hakkı veriyordu. Bu da her hükümdar değişikliğinde taht kavgalarına ve bu kavgalar da devletin zayıflamasına, hatta bölünmesine sebep oluyordu. Bazen bu mücadele Türk devletinin istiklali ile ilgili olmaktaydı. Çünkü bozkır insanı, diğer insanlara göre hürriyetine ve istiklaline fazlaca düşkün idi. Sebep ne olursa olsun mücadeleyi kaybeden taraf, istiklali feda edip egemenlik altına girmektense, yerini terk ederek, yeni ufuklara doğru göç etmeyi tercih ediyordu. Mesela böyle bir olay, M.Ö. 58 yılında Hun tahtında oturan Ho-han-yeh ile kardeşi Çi-çi arasında meydana gelmiştir. İç ve dış baskılara daha fazla dayanamayan Ho-han-yeh, istiklali feda edip, Çin hâkimiyetine girerek, durumunu kurtarmak istedi. Bu durum Hun devlet meclisinde sert tartışmalara yol açtı. Hunlar; istiklali feda edenler ve etmeyenler olarak ikiye ayrıldılar. İstiklalin feda edilmesini “gülünç ve utanç verici” bulan Çi-çi ve taraftarları, Çin hâkimiyetini tercih eden Ho-han-yeh taraftarlarına karşı mücadeleye giriştiler. Fakat Çi-çi ve taraftarları, Çin’in desteğini alan Ho-han-yeh ve taraftarlarına karşı başarılı olamadılar ve mücadeleyi kaybettiler. İstiklali feda etmek istemeyen Çi-çi ve taraftarları, Batı Türkistan’a çekilerek, burada bağımsız bir Hun Devleti kurdular. (M.Ö. 54)

Siyasî anlaşmazlıklar yüzünden göçler, bazen yeni bir Türk devleti kurulurken meydana geliyordu. Böyle durumlarda, yeni devletin hâkimiyetini kabul etmek istemeyen topluluklar, yurtlarını bırakıp, başka yerlere göç ediyorlardı. Mesela, Basmıllar, Karluklar ve Uygurlar 744 yılında birleşerek, Göktürk iktidarına son verdiler. Yeni devleti, bunlardan Uygur İl-teber’i (=Uygur beyinin unvanı) oluşturdu. Karluk Beyi, yeni devlette “Sol Yabgu” unvanı ile Uygur Kağanının yardımcısı oldu. Fakat Karlukların büyük kısmı Uygur hâkimiyetini kabul etmediler. Kara Ertiş ve Tarbagatay bölgesindeki yurtlarından ayrılarak, İli ve Şu havzasına gelip yerleştiler.

Aynı şekilde bir göç hareketi de Hazar Devleti kurulurken meydana gelmiştir: VII. yüzyılın ikinci yarısına doğru Kafkasların kuzeyinde bir devlet kuran Hazarlar, Karadeniz’in kuzeyindeki Bulgar topluluklarını da hâkimiyetleri altına almak istediler. Hazarlar, Bulgarların Onogur (On Ogur=On Oğuz) ve Macar kütlelerini kolayca hâkimiyetleri altına aldılarsa da, Kuturgur (Dokur Ogur=Dokuz Oğuz) ve Uturgur (Otur Ogur=Otuz Oğuz) kütlelerine hâkimiyetlerini kabul ettiremediler. Bunlardan Kuturgurlar, diğer Bulgar topluluklarıyla birlikte bölgeyi terk edip, Balkanlara inerek, burada Asparuh önderliğinde Tuna Bulgar Devletini kurdular. Uturgurlar da kuzeye çekilerek, Etil ve Kama nehirleri arasında Etil Bulgar Devletini meydana getirdiler.

4. Ağır Dış ve iç Baskılar 

Türk toplulukları bazen karşı koyamadıkları ağır dış baskılar yüzünden de yurtlarını terk etmek zorunda kalıyorlardı. Bu durum, genellikle Türklerin siyasî bakımdan parçalandıkları ve Orta Asya’ya hükmeden güçlü bir Türk devletinin bulunmadığı zamanlara rast geliyordu. Böyle zamanlarda güçlü bir dış baskı ile karşılaşan Türk toplulukları, istiklallerini değil, yurtlarını feda ediyorlardı. Çünkü onlar, ancak üzerinde hür ve bağımsız olarak yaşayabildikleri toprakları yurt olarak kabul ediyorlardı.
Çinliler, Kitanlar (Hıtaylar) ve Moğollar çeşitli tarihlerde Türk toplulukları üzerinde baskılarını hissettirerek, onları yerlerinden etmişlerdir. Mesela, Çin’den atılan Moğol kökenli Kitanlar, 924 yılında Ötüken bölgesindeki Kırgız Kağanlığına ağır bir darbe vurdu. Bu darbeden sonra Ötüken’de tutunamayan Kırgızlar, Ertiş kaynak havzasındaki eski yurtlarına çekildiler. Öte yandan Orta Asya’daki Türk toplulukları üzerinde Cengiz Han önderliğindeki Moğol baskısı daha ağır oldu. Moğolların önünden kaçan Türk boyları, uzun bir göç hareketine girişerek, gelip Anadolu’ya sığındılar.

Türk toplulukları, sadece dış baskılara değil, aynı zamanda birbirlerinin baskılarına da maruz kalıyorlardı. Hatta dış baskılardan çok iç baskılarla meydana gelen göçün sayısı daha fazla idi. Özellikle, Karadeniz’in kuzeyine, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan göçler, hep Türk topluluklarının birbirlerini itmeleri ve yerinden etmeleri sonucunda meydana gelmiştir. Şimdi bunları tarih sırasına göre birer birer belirtelim:

Sabar (Sibir) Türkleri, V. yüzyılın ikinci yarısına doğru İli nehri havzasındaki yurtlarında Avarların baskılarına maruz kaldılar. Bu baskı üzerine yurtlarını terk ederek Kazak bozkırlarına geçen Sabarlar, buradaki Ogur (Oğuz) Türklerini batıya sürüp, onların topraklarına yerleştiler. Sabarlar, Kazak bozkırlarında yarım asır kaldıktan sonra tekrar harekete geçtiler; On-ogurları (On Oğuz) ve Macarları batıya iterek, Kafkasların kuzeyinde bulunan Etil ve Don nehirleri arasındaki bölgeye sahip oldular.

Sabarlardan sonra aynı baskıya bu defa Avarlar maruz kaldılar. Göktürkler, 552 ve 555 yıllarında olmak üzere arka arkaya vurdukları iki darbe ile Orta Asya’daki Avar hâkimiyetine tamamen son verdiler. Göktürk darbesinden sonra Orta Asya’yı terk eden Avarlar, kendilerine emin bir yurt bulabilmek için batı istikametinde uzun bir göç hareketine giriştiler. 557 yılında Etil (İdil) nehrini geçerek Kafkaslara ulaşan Avarlar, Göktürklerin kendilerini takip ettiklerini duyunca, bu bölgeden de ayrılarak, Orta Avrupa’nın yolunu tuttular. Karpatların çevrelediği Macar ovalarına gelip yerleştiler. Avarlar, burada bir devlet kurarak, 805 yılına kadar siyasî varlıklarını devam ettirdiler.
Birbirlerini itmek ve yerlerinden çıkarmak suretiyle zincirleme bir göç hareketi de Peçenek, Oğuz ve Kuman Türkleri arasında meydana geldi: Issıg ve Aral gölleri arasındaki yurtlarında VIII. yüzyıl içinde Karluk ve Oğuz Türklerinin saldırılarına uğrayan Peçenekler, Yayık ve Etil nehirleri arasındaki bölgeye çekildiler. Peçenekler, burada da rahat olamadılar; Hazar ve Oğuz Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. Kendilerinden önceki Türk topluluklarının yaptığı gibi Etil nehrini geçen Peçenekler, Macarları batıya iterek, Kuban ve Don nehirleri arasındaki bölgeye hâkim oldular.

Türk tarihinin en hazin ve en ağır göç hareketlerinden birini de Uygurlar yaşamıştır: 821 yılından sonra, Uygur devletinin gücü yıldan yıla, savaştan savaşa gittikçe zayıflıyordu. Buna karşılık, Kırgızların gücü günden güne artıyordu. 839 yılında Uygur ülkesinde, büyük kayıplara sebep olan dayanılmaz bir kıtlık meydana geldi. Hayvanların çoğu kırıldı. İç huzursuzluk bütün memlekete yayılmaya başladı. Çin’in entrikaları yüzünden kağanlar duruma hâkim olamadılar. İsyanlar birbirini takip etti. Bu durumu fırsat bilen Kırgızlar, kalabalık kuvvetlerle Uygur topraklarına girdiler; başkenti (Kara Balsagun) ele geçirdiler; Uygur Kağanını öldürdüler. Kırgızların eskiden beri Uygurlara duydukları kin, burada korkunç bir katliam şeklinde kendisini gösterdi; halk ağır bir katliama (kıyım) tabi tutuldu (840).

Kırgız katliamından kurtulabilen Uygur kütlelerinin bir kısmı, Orhun bölgesinden Kansu’ya kaçarak, Kançov Şehri merkez olmak üzere burada yeni bir Uygur Devleti kurdu. Sarı Uygurlar adıyla anılan bu Türk kütleleri, burada Budizm etrafında yeni bir kültür hareketi başlattılar.

Kırgızların katliamından kaçan önemli bir Uygur kütlesi de, Doğu Türkistan’a gelerek, Turfan ve Başbalık şehirlerine yerleşti. Son Uygur Kağanının yeğeni olan Mengling’i kağan seçerek, Turfan Uygur Devletini oluşturdu.

**Türk tarihinde, etkisini uzun bir zaman içinde ve geniş bir mekanda devam ettirebilen büyük ve kapsamlı bir göç hareketi de, Oğuz Türkleri arasında meydana geldi: 

X. yüzyılda, Türk dünyasını temsil eden büyük Türk topluluklarından biri de Oğuz Türkleri idi. Bu yüzyılda Oğuzların, Hazar denizi ile Seyhun nehrinin (İnci, Sir Derya) orta yatakları arasındaki sahada bağımsız bir devletleri vardı. Aynı yüzyılın ikinci yarısından sonra Oğuz ana kütlesinden iki ayrı kopma oldu. Bunlardan birinci bölük göç yeri olarak Karadeniz’in kuzeyini, diğeri de İslam ülkesini tercih etti. Greklerin “Uz” (Uzoi), Rusların “Tork” veya “Torci” (Türk) adını verdikleri birinci bölük, Hazar denizinin kuzeyinde oturan soydaşları Peçenekleri batıya iterek, onların yerlerine sahip oldu. Burada fazla kalmayan Uzlar, Etil nehrini geçerek, Peçeneklerin arkasından Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara yayıldılar (1054).

Uzlar, Peçenekleri arkadan sıkıştırarak, onların Tuna nehrini geçip, Balkanlara inmelerine yol açtılar. Fakat Kiyef Knezliği, Uzların bölgeye hâkim olmalarına yayılmalarına fırsat vermedi. Kiyef şehrine kadar ilerlemiş olan Uzlar, Ruslar tarafından geri püskürtüldü. Bundan sonra Uzlar, kendi arkalarından Karadeniz’in kuzeyine ulaşan Kuman Türklerinin baskılarına maruz kaldılar. 1065 yılında, 600 bin kişilik büyük bir kütle halinde Tuna nehrini geçen Uzlar, kollara ayrılarak, Balkanlara dağıldılar. Trakya ve Makedonya’ya kadar uzanan geniş bir akın hareketinde bulundular. Uzların bu akın hareketi, başta Bizans olmak üzere Batı dünyasında büyük korku ve dehşet uyandırdı. Fakat bu sırada meydana gelen şiddetli soğuklar, Uzlar arasında salgın hastalıkları çıkmasına sebep oldu. Bu yüzden onlar, büyük mal ve can kaybına uğrayarak zayıfladılar. Bu durumdan yararlanan Peçenekler, yılgın ve perişan bir vaziyette olan Uzların üzerine saldırarak, onları dağıttılar. Bundan sonra Uzlar, bir kuvvet olmaktan çıktılar ve bir daha kendilerini toparlayamadılar.
Peçenek darbesinden sonra Uz kalıntılarının bir kısmı, Kiyef Şehri çevresine giderek, buraya yerleşti. Balkanlar’da kalan Uz kalıntıları da, Bizans ordusunda hizmete alındı. Bizans ordularının saflarında daha sonra Malazgirt Savaşına katılan Uzlar, kıyafetlerinden ve konuşmalarından soydaşları olduklarını anlayarak Selçuklu ordularının saflarına geçip, savaşın Türkler tarafından kazanılmasında başlıca rol oynadılar.

Uzlardan sonra da bu zincirleme baskılar ve göçler devam etti. Bu defa Uzların arkasında Karadeniz’in kuzeyine Kuman (Kıpçak) Türkleri geldiler. Kumanlar, Uzları Balkanlara itmekle kalmadılar, kendileri de onların arkasından bu bölgeye indiler.

Sonuç olarak diyebiliriz ki, Avarlar, Peçenekler, Uzlar ve Kumanlar, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkır sahalara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara sahip olarak, Kiyef Knezliği’ni ve Bizans imparatorluğunu baskı altına almışlardır. Zaman zaman da Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini kırmışlar ve yok etmişlerdir. Daha da kötüsü onlar, askerî alanda gösterdikleri başarıyı kimliklerini ve kültürlerini korumakta gösterememişler, yeni kültür çevresi içinde eriyerek, ebediyen Türklük dünyasından kopmuşlardır.

5. Fetih Arzusu ve Yeni Vatanlar Kurma Fikri 

Yeni ülkeler fethetme (açma) arzusu ve bunun tabiî sonucu olarak yeni vatanlar kurma fikri de, göçlerin sebepleri arasında sayılabilir. Zira Türkler, bu arzularını ve fikirlerini gerçekleştirebilecek hayat tarzına ve vasıtaya sahip idiler. Bu hayat tarzı konar-göçer bir hayattı; vasıta da at idi. Geçekten de Türkler, ziraat yapan toplumlar gibi kendilerini tabiat kuvvetlerinin elinde hiçbir zaman esir hissetmemişlerdir. Konar-göçer hayat tarzı onlara cesaret, kuvvet ve büyük bir dinamizm kazandırmıştır. Ufuklarını da son derece genişletmiştir. Daha da önemlisi, onlarda yeni ülkeler fethetme ve yeni imkânlara sahip olma arzusu uyandırmıştır. Atın sağladığı sürat ve üstünlük duygusu da, onların bu arzularına büyük ölçüde yardımcı olmuştur. Böylece Türkler, at sayesinde hayret verici bir çabuklukla geniş fetih ve göç hareketinde bulunabilmişlerdir. Mesela, Oğuz Türklerinin Anadolu’ya yönelmelerinde, fetih arzusu ve yeni vatan kurma fikri başlıca rol oynamıştır.

Milattan Önce Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk Göçleri 

Gerek milattan önceki, gerekse milattan sonraki zamanlarda anayurttan dünyanın öteki yerlerine zaman zaman Türk göçleri olmuştur. Milattan sonraki zamanlarda meydana gelen göçler hakkında kesin sayılabilecek bilgilere sahip bulunmaktayız. Fakat milattan önceki zamanlarda olan göçler, belgelerin bulunamaması ve yeterli araştırmaların yapılamaması yüzünden henüz aydınlatılamamıştır. Ancak eski Çin, Mezopotamya, İran, Hindistan ve Anadolu medeniyetleri üzerinde yapılan araştırmalarda belirgin şekilde Türk kültürünün izine rastlanması, Türklerin çok eski zamanlarda bu yerlere göç etmiş oldukları hakkında bize önemli ipuçları vermektedir. Hatta nerede büyük bir devlet kurulmuşsa, orada Türk kültürünün izine rast gelmek mümkündür.39 Bu durum bilim adamlarını ister istemez, Sümer, Hitit, Çin ve İran gibi yerleşik medeniyetlerin atlı-göçebe kavimlerle yakından ilgili olduğu, onların teşkilatçı kabiliyetleri olmadan bu medeniyetlerin ulaştıkları yüksek seviyeye asla varamayacakları düşüncesine sevk etmiştir.

Öte yandan, eski diller üzerinde yapılan mukayeseli araştırmalarla bu hususta daha kesin ve sağlam deliller ortaya konmuştur. Mesela, Sümerce yapı bakımından Türkçenin de dahil olduğu “eklemeli” veya “bitişken” diller grubu arasında yer almaktadır. Daha da önemlisi, bu konuda yapılan araştırmalarla 200-300 kadar Sümerce kelimenin hem ses hem anlam bakımından Türkçe ile ilgisi görülmüştür. Sümerce ile eski Türkçedeki birbirine benzer kelimelerden bazılarını bir örnek olarak aynen buraya alıyoruz. Burada gösterilen kelimelerin ilki Sümerce, ikincisi de eski Türkçedir:

Dingir=Tengri (Tanrı),
Kapkagag=kapkacak,
Men=men (ben),
sag=sag (sağ, sağlam, iyi),
Tibira=temür (demir),
Tin=tin (hayat, ruh),
Giş=yış (orman, dağ, ağaç),
Gişig=eşik,
Gud=ud (öküz),
Tir=yir (yer, toprak),
Nigin=yıgın (yığın, küme),
Zibin=cibin (sivrisinek),
Urugal=korıgan (mezar),
Ud=öd (zaman),
Umuş=ukuş (anlayış, akıl),
Agar=agır (ağır),
Zag=sag (sağ taraf),
Uş=us (akıl, zeka),
U=u (uyku),
Ziz=çeç (tahıl yığını),
Şir=yır (şarkı, türkü),
Marun=karınca,
Dip=yip (ip),
Dirig=irig (iri, kaba, sert),
Ab=eb (ev),
Ai=ay,
Dag=dağ, tağ,
Adda=ata,
Agarın=karın,
Aş=aş,
Ba=bu,
Şu=Şu,
Er=er.

Bu örnekleri daha da artırmak mümkündür.

Diller arasındaki benzerlik sadece Sümerce ile Türkçe arasında değil, aynı zamanda Türkçe ile Elam, Guti, Hurri ve hatta Bask dili arasında da görülmüştür. Ayrıca, Urartuların dili ile Türkçe arasında da yapı bakımından tam bir benzerlik bulunmaktadır.

Bilim adamlarına göre, Anav (Anau) kültürü ile başta Mezopotamya’daki Sümer medeniyeti olmak üzere İndus nehrinin orta havzasında meydana çıkarılan Mohenjo-daro (Ölüler tepesi) ve Harappa medeniyetleri (M.Ö. III-II. bin) arasında bir iç bağ bulunmaktadır.

Bilim adamları bu iç bağa bakarak, her iki medeniyetin de aynı soydan gelen veya akraba kavimler tarafından meydana getirilmiş olduğu kanaatine varmışlardır. Öte yandan, Kuzey Çin’de kurulan Cov (Chou) Devleti’nde (M.Ö. 1050-247) at kültürü ve Gök Tanrı inancının bulunması, güneş ve yıldızların kutlu sayılması, askerî alanda bazı Türk geleneklerine rast gelinmesi, bu devleti kuran unsurun Türk olduğuna şüphe bırakmamaktadır. Bundan başka, doğudan gelip, Anadolu üzerinden İtalya’ya geçen ve milliyetleri hakkında bir türlü karara varılamayan Etrüsklerin de bir Türk topluluğu olabileceği, bu hususta yapılan bazı araştırmalar ve değerlendirmelerle oldukça belirli hale gelmiştir. Bu hususta kesin hüküm ise, Etrüsklerin dilleri tamamen çözülebildiği zaman verilecektir.

Yakut (Saka/Saha=Kişi insan) ve Çuvaş Türkleri, pek eski çağlarda Türk ana kütlesinden ayrılıp, anayurt dışına çıkmış Türk topluluklarıdır. Bunlardan Yakut Türkleri, Kuzey doğu Sibirya tundralarına, Çuvaş Türkleri de Ural dağlarının güney batı eteklerine gelip yerleşmişlerdir. Her iki Türk topluluğu da Orta Asya’nın dışına çıkmakla kalmamışlar, diğer Türk toplulukları ile kültürel bağlarını da tamamen koparmışlardır. Bundan dolayı bu Türk topluluklarının dilleri Batı Türkçesinden farklı bir gelişme göstermiştir. Fakat onlar hem Türkçenin en eski özelliklerini hem de eski Türk inancını hemen hemen bütünüyle korumuşlardır.

M.Ö. 1700 yıllarından itibaren tıpkı Arî toplulukları gibi Asya kökenli göçebe topluluklar da Avrupa istikametinde yayılmaya başladılar. Bu toplulukların ilki Kimmerlerdir. Orta Asya‟yı terk ederek batıya kayan Kimmerler, Etil ile Dnyeper nehirleri arasındaki bozkır sahaya dağılıp yerleştiler. Kimmerlerin bu bölgedeki hâkimiyetleri M.Ö. VIII. yüzyıla kadar devam etti. Bu yüzyıl içinde doğudan İskitler tarafından sıkıştırılan Kimmerler, yerlerini terk ederek, Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiler ve Orta Anadolu’ya doğru yayıldılar. Kimmerlerin Karadeniz’in kuzeyindeki yerleri ise, tamamen İskitlerin eline geçti. Büyük bir topluluk olan İskitler, M.Ö. VIII. ile M.Ö. II. yüzyıllar arasında Tanrı dağlarından Tuna nehrine kadar uzanan geniş sahaların tek hâkimi oldular. Hatta onlar, zaman zaman Kafkaslar üzerinden Anadolu’ya girdiler ve Kuzey Suriye’ye kadar uzandılar. Burada önce Asurlularla, sonra Perslerle mücadele ettiler. Bu savaşlarda ne Asurlular ne de Persler İskitlere karşı üstünlük sağlayabildiler. İskitler, M.Ö. II. yüzyılda doğudan Sarmatların, batıdan Gotların sıkıştırması sonucunda tarih sahnesinden çekildiler. İskitlerin yerini alan Sarmatlar ise, M.S. II. yüzyıla kadar Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda varlıklarını sürdürdüler.

Karadeniz’in kuzeyindeki bozkır sahalar, bu defa batıdan ilerleyen Gotların istilasına uğradı. M.S. 180 yıllarında Baltık denizi çevresindeki yurtlarını terk eden Got kütleleri, doğuya doğru ilerleyerek, Karadeniz’in kuzeyindeki sahalara hâkim oldular. Burada iki gruba ayrılan Gotlar, Ostrogotlar (Doğu Gotları) ve Vizigotlar (Batı Gotları) Ģeklinde iki ayrı devlet çatısı altında teşkilatlandılar. Gotların kuzeyinde Baltık denizinden Ural dağlarına kadar uzanan geniş sahalarda da Fin-Ugor toplulukları yaşıyordu. Vistül ile Dnyeper nehirleri arasındaki ormanlık sahalarda ise, dağınık bir şekilde Slav toplulukları oturuyordu. Bu sırada, her iki topluluk da kültür bakımından çok düşük bir seviyede bulunuyordu. Hatta bu toplulukların teşkilatları bile yoktu. Slav topluluklarının kültür bakımından gelişmelerinde, Gotlar ile Hun, Avar ve Bulgar Türklerinin başlıca rolü olmuştur.

Milattan Sonra Orta Asya’nın Dışına Yapılan Türk Göçleri 

Milattan sonraki zamanlarda meydana gelen Türk göçü ve yayılması genellikle iki istikamette cereyan etmiştir: 

1-Güneye doğru (Çin’e ve Hindistan’a Yapılan Türk Göçleri)
2-Batıya doğru.

1. Çin’e ve Hindistan’a Yapılan Türk Göçleri 

Güneye olan Türk göçünün ve yayılmasının iki hedefi vardı. Bunlardan biri Kuzey Çin, diğeri de Kuzey Hindistan idi. Kuzey Çin, aynı zamanda eski çağlardan beri Türk akınlarının hedefi durumundaydı. Türkler, Kuzey Çin’e sadece akınlar düzenlememişler, burada çeşitli adlar altında devletler de kurmuşlardır. Mesela, Kuzey Çin’de Tabgaç (Toba) Devletini (338-557) kuran bir Türk hanedanı idi. IV. yüzyılın ikinci yarısına doğru Kuzey Çin’i ele geçirerek, topraklarını batıda Tarım havzasına, güneyde Yang-tse nehrine kadar genişleten Tabgaçlar, 2 asırdan fazla süre Çin’in en büyük hâkimi oldular. Başlangıçta Türklük özelliklerini titizlikle korudular. Fakat önce mücadele ettikleri Budizm’in etkisinde kalarak, gittikçe gevşediler. Özellikle, Budizm’in tesiri ile millî kimliklerini kaybederek, devletleriyle birlikte Çinlileşmeye başladılar. Daha doğrusu Tabgaç Türklerinin Budizm’e girmelerinden sonra Çinlileşmeleri hızlanmıştır. Sonunda kendi soylarının bütün özelliklerini tamamen kaybedip, yerli halkın içinde erimişlerdir. Birkaç nesil sonra da Tabgaç Türklerinin Çinlilerden pek belli başlı farkları kalmamıştır. Yani, içine girdikleri toplumun bir unsuru haline gelmişlerdir. Çinlileşme tamamlanınca da, hanedan Tabgaç adını bırakarak, Wei adını almıştır.

350 yılları dolaylarında Altay dağları çevresindeki yurtlarından ayrılan bir grup Hun kütlesi, Güney Kazakistan bozkırlarına gelip yerleşti. Ak-Hun veya Eftalit adıyla anılan bu Hun kütleleri, burada fazla kalmadılar; Afganistan’ın Toharistan bölgesine indiler. Burada İran Sasani Devleti ile temasa geldiler. Sasani Devleti’nde iktidar kavgalarına karışan Ak-Hunlar, bir taraftan İran’daki gelişmelere yön verirlerken, diğer taraftan bölgedeki hâkimiyetlerini Kuzey Hindistan’a kadar genişlettiler. Fakat kısa sürede hâkimiyetlerini bütün Orta Asya’ya yayan Göktürkler, İran Sasani Devleti ile anlaşarak, 557 yılında Ak-Hunların siyasî varlıklarına tamamen son verdiler. Ak-Hun toprakları iki devlet arasında paylaşıldı.

2. Karadeniz’in Kuzeyine, Balkanlara ve Orta Avrupa’ya Yapılan Türk Göçleri 

Birbirini takip eden dalgalar halinde Türk göçü ve yayılması asıl batı istikametinde meydana geldi. Türkler, batı istikametindeki göçlerinde ve yayılmalarında iki yol kullandılar. Bunlardan biri “kuzey yolu”, diğeri de “orta yol” şeklinde adlandırılabilir. Kuzey yolunu kullanan Türkler, Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlarda, Balkanlar’da ve Orta Avrupa’da hâkimiyet kurdular. Orta yolu kullanan Türkler ise, Orta Doğu İslam ülkelerine hâkim oldular. Daha önemlisi Bizans’a ait Anadolu’yu fethederek, burada bir yurt kurdular.

Türk göçleri, genellikle doğu-batı ekseni üzerinde gerçekleşmiştir. Hatta diyebiliriz ki, Türkler daima doğudan batıya doğru bir akış içinde olmuşlardır. Türklerin batıya doğru göçlerinde ve yayılmalarında en çok kullandıkları yol, Karadeniz’in kuzeyinden Orta Avrupa’ya ve Balkanlara ulaşan kuzey yolu olmuştur. Hemen belirtelim ki, bu, tesadüfen meydana gelmiş bir olay değildir. Bu tarihi gelişmeyi kolaylaştıran ve teşvik eden bazı temel sebepler vardır. Her şeyden önce Ural dağlarından Orta Avrupa’ya kadar olan Karadeniz’in kuzeyindeki sahalar, Orta Asya’daki bozkırların tabiî bir uzantısı durumundadır. Daha doğrusu burası bitki örtüsü ve iklimiyle Türklerin kendilerine has hayat tarzlarını sürdürmeye son derece elverişli bir bölge idi. Bu durum hiç şüphesiz Türk göçlerini ve yayılmasını teşvik eden önemli bir faktör olmuştur. Öte yandan, bu yön ve bu yol üzerinde Türklerin önüne aşamayacakları tabiî bir engel veya Çin, İran ve Bizans gibi yerleşik medeniyete sahip büyük bir devlet çıkmamıştır.

Çin, İran ve Bizans engelinin Türkleri ne kadar uğraştırdığı göz önüne alınırsa, bu durumun Türk göçlerini ve yayılmasını ne kadar kolaylaştırmış olduğunu anlamak zor değildir. Eğer bu yönde Türklerin önüne yerleşik medeniyete sahip güçlü bir devlet çıksaydı, Türk göçleri ve yayılması bu kadar kolay olmayabilirdi. Gerçekten de Ural dağlarından Doğu ve Batı Roma topraklarına kadar uzanan Karadeniz’in kuzeyindeki bütün sahalar, eskiden beri göçebe toplulukların yaşadıkları ve birbirleri arasında zaman zaman el değiştirdikleri bir bölge idi. Türklerin bu toplulukları yenmeleri, buradan sürmeleri veya itaat altına almaları pek zor olmamıştır.

Türk topluluklarına kuzey yolunu açan Hun Türkleridir. Orta Asya’daki siyasî hâkimiyetlerini kaybeden Hun boyları, Kazakistan bozkırlarında toplanmışlardır. Hun kütleleri, 350 yıllarında teşkilatlarını tamamlamış olmalılar ki, batı yönünde topluca harekete geçtiler. Etil nehrini geçen Hunlar, 374 yılında ilk defa Avrupa’nın ufkunda göründüler. Bundan sonra Hun göçü batıya doğru süratle gelişmeye başladı. Karadeniz’in kuzeyindeki Ostrogot ve Vizigot hâkimiyetleri büyük Hun gücü karşısında arka arkaya çöktü. Bu durum Got kütleleri arasında büyük bir korku ve panik yarattı. Daha da önemlisi, Hun ordularının yarattığı korku ve panik, “Kavimler Göçü” adı verilen genel bir harekete sebep oldu (375). Romalıların “barbar” olarak niteledikleri bu kavimler, bir taraftan Hunlar hakkında korkunç rivayetler uydururlarken, diğer taraftan da birbirlerini iterek, yerlerinden oynatarak kaçışmaya başladılar. Kalabalık Got kütleleri ve bunların önlerine kattıkları kütleler, emin bir sığınak bulmak için kendilerini Roma topraklarına attılar. Bu kütlelerin Roma topraklarına sığınmalarıyla kavimler göçü durmadı; bunlar, Trakya’dan başlayarak, Fransa, İspanya, Kuzey Afrika ve Britanya’ya kadar olan geniş Roma topraklarını alt üst ettiler ve birçok olaya sebep oldular. Önlerine çıkan Roma ordularını arka arkaya yendiler. Romalılar, kendilerini ancak Hunlardan sağladıkları destek kuvvetlerle koruyabildiler.

Hunların başlattığı kavimler göçü hem Türk hem de Avrupa tarihi bakımından önemli gelişmelere yol açtı. Bu gelişmeleri şu şekilde özetleyebiliriz: 

1-) Gotlarla birlikte kavimlerin Avrupa’dan Asya’ya doğru olan yayılmaları ve göçleri Hunlarla birlikte Asya’dan Avrupa’ya olmak üzere birden yön değiştirdi. Hunların açmış olduğu “kuzey yolu”, kendilerinden sonra gelen Avarlar (VI. yüzyılın ortaları), Bulgarlar (VII. yüzyılın ikinci yarısından sonra), Peçenekler, Uzlar (Oğuzlar) ve Kumanlar/Kıpçaklar (IX-XI. yüzyıllar arası) gibi Türk toplulukları tarafından defalarca kullanıldı. Tıpkı Hunlar gibi onlar da önce Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara hâkim oldular. Buralarda güçlü siyasî teşekküller meydana getirerek, Bizans ve Roma Devletleri ile Kiyef Knezliği’ni baskı altına aldılar. Fakat bütün bu Türk topluluklarının sonu, hep Türklük dünyasından sonsuza dek kopmak oldu. Hemen hemen hepsi de içine girdikleri kültürlerin etkisi altında kalarak, millî varlıklarını ve kimliklerini kaybettiler. Sonunda, içine girdikleri toplulukların bir parçası haline geldiler. Geriye tarihî hatıralarından başka bir şeyleri kalmadı.

2-) Doğuda Çin, Türk akınları ve yayılmaları karşısında dünyanın en büyük savunma sistemini kurup reformlar yaparken, Batıdaki kavimler ya Hunlar ile diğer Türk topluluklarının hâkimiyeti altına girmekten ya da onların önünden kaçmaktan başka çare bulamamışlardır.

3-) Kavimler Göçü, dünyanın en büyük devletlerinden biri olan Roma İmparatorluğunu temelinden sarsmıştır. Bu hareket, önce Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasını (395), sonra bunlardan Batı Roma imparatorluğunun yıkılmasını hızlandıran başlıca olay olmuştur (476). Bazı tarihçiler Roma imparatorluğunun ikiye ayrılmasını, bazıları da Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasını Eski Çağın sonu, Orta Çağın başlangıcı olarak kabul etmişlerdir

.
4-) Kavimler Göçü, özellikle Avrupa’nın etnik yapısının değişmesine yol açan önemli bir olay olmuştur. Hunların önünden kaçarak Batı Avrupa’da toplanan kavimler, burada karışıp kaynaşarak, yeni topluluklar oluşturmuşlardır. Bundan dolayı, bugünkü Avrupa’nın etnik temeli Kavimler Göçü sonunda atılmıştır denilebilir.

Orta yol üzerinden yapılan göçlere ve yayılmalara gelince, bu yol tarihin çeşitli dönemlerinde Türkler tarafından defalarca zorlandı. Fakat İran’da bulunan güçlü devletler bir türlü yıkılıp aşılamadı. VI. yüzyıl içinde doğudan Göktürklerin, batıdan da Bizans’ın sıkıştırmaları sonucunda oldukça zayıf düşmüş olan İran Sasani Devleti, Araplar tarafından tamamen çökertildi (Kadisiye Savaşı, 636; Nihavend Savaşı, 642). Böylece Türk topluluklarına yeni bir yol daha açıldı. “Orta yol” adı verilen bu yol, Türklük için en hayırlı yol oldu. Çünkü Çin’e, Hindistan’a, Balkanlara ve Orta Avrupa’ya giden Türk toplulukları, içine girdikleri çevrede gittikçe eriyerek millî kimliklerini tamamen kaybetmelerine karşılık, “orta yolu” takip ederek Orta Doğu İslam ülkelerine hâkim olan ve Anadolu’yu fethedip, burada yeni bir vatan kuran Türk toplulukları, hem siyasî istiklallerini hem de millî kültürlerini bütünüyle korudular.

Türklerin topluca İslam dinine ve medeniyeti çevresine girmeye başladıkları X. yüzyılda, Türklük dünyası siyasî bakımdan tamamen parçalanmış, Türk toplulukları da birbirleriyle mücadele eder durumdaydı. Daha doğrusu, bu yüzyılda, Orta Asya’nın tamamına ve Türk topluluklarının hepsine birden hükmeden bir Türk devleti bulunmuyordu. Türklük dünyasındaki sonu gelmez iç mücadeleler de, zaman zaman Türk topluluklarının bölünmelerine ve göç etmelerine yol açıyordu. Çünkü, mücadeleyi kaybeden taraf, genellikle kendisine yeni bir yurt aramak zorunda kalıyordu. Başka bir ifade ile onlar, istiklallerini değil, yurtlarını feda ediyorlar ve üzerinde hür olarak yaşayabilecekleri yeni bir yurt arayışına çıkıyorlardı.

Yeni yurt arayışı için yapılan göçler, Orta Asya’nın içinde herhangi bir bölgeye olabileceği gibi, Orta Asya’nın dışında başka ülkelere de olabilmekteydi. X. yüzyılda, Orta Asya’da Türk göçlerinin hemen hemen tek bir istikameti vardı; o da batı idi. Daha önce belirttiğimiz gibi, batıya, yani Karadeniz’in kuzeyindeki bozkırlara, Orta Avrupa’ya ve Balkanlara olan Türk göçleri Hunlardan beri devam ediyordu. XI. yüzyılın ikinci yarısından itibaren buna bir de İslam ülkeleri üzerinden Bizans’a ait Anadolu eklendi.

Biraz yukarıda belirtildiği gibi, X. yüzyılın ikinci yarısına doğru Oğuz ana kütlesinden kopan ikinci bölük, göç yeri olarak, İslam ülkelerine yönelmiştir. Bu bölüğün başında Oğuzlar Devleti’nde sübaşı olan Selçuk bulunuyordu. Burada bir soru ortaya çıkmaktadır. O da şudur: Selçuk, göç yeri olarak, niçin daha önceki soydaşları gibi Karadeniz’in kuzeyini değil de, halkı Müslüman olan bir uç şehrini (Cend) tercih etmiştir? Burada hemen belirtelim ki, Karadeniz’in kuzeyini kullanarak, batıya giden Türk toplulukları ne kadar teşkilatlı ve ne kadar büyük olurlarsa olsunlar, Bizans engeline çarparak dağılıyorlar veya Bizans politikasının oyununa gelerek, birbirlerini imha ediyorlardı.53 Aradan geçen uzun veya kısa bir süre sonra da millî kimliklerini ve varlıklarını bütünüyle kaybediyorlardı. Selçuk, büyük bir ihtimalle soydaşlarının bu akıbetini duymuş olmalıydı. Üstelik bu tarafta, Selçuk’un önünde savaş gücüyle aşamayacağı büyük bir engel olan Hazarlar Devleti bulunuyordu. Ayrıca, bu sırada Oğuzlar arasında büyük bir Hazar korkusu vardı.

Diğer taraftan, bir buçuk asırdan beri İslam devletinin (Abbasiler) hizmetine giren Türklerin İslam ordularında yüksek mevkilere çıktıkları ve büyük başarılar elde ettikleri duyulmakta ve yayılmaktaydı. Yine çoktan beri Türkler ile Müslümanlar sınır komşusu idiler. Aralarında son derece canlı ticarî ilişkiler cereyan etmekteydi. Özellikle, Harezm ve Cürcan (Gürgan), Oğuzların alış veriş yaptıkları İslam ülkelerinin başında geliyordu. Böylece Oğuzlar, özellikle Selçuk, İslam dininin ve medeniyetinin üstünlüğünü yakından tanıma fırsatı bulmuştur. Ayrıca o, kendi devletine karşı başlattığı mücadeleyi, sonuna kadar devam ettirtmek azminde ve kararındaydı. İşte, bütün bu sebepler, Selçuk’un başında bulunduğu Oğuzların İslam dünyasını tercih etmelerinde başlıca rol oynamıştır.
Burada bir de şu soruya cevap vermemiz gerekmektedir:

X. yüzyıldan itibaren büyük kütleler halinde İslam dinine ve medeniyetine girip, Anadolu’yu fethederek burada yeni bir vatan kuran Türkler, çeşitli ülkelere giden soydaşlarının akıbetinden kendilerini nasıl kurtarıp, bugüne kadar millî kimliklerini ve kültürlerini korudular?

Hemen belirtelim ki, bu tarihî gerçeğin bir değil, birçok sebebi bulunmaktadır. Bu sebepler şu şekilde açıklanabilir:

Kütlelerin topluca kimlik değiştirmelerinde din ve dil unsurunun başlıca rolü vardır. Burada hemen belirtelim ki, içinde yaşadıkları coğrafyadan ayrılmayan topluluklarda dil değiştirme olmadığı müddetçe, din değiştirme kimlik değişikliğine yol açmamaktadır. Mesela, Farslar İslam dinine girdikleri halde dillerini değiştirmedikleri için millî kimliklerini ve kültürlerini korumuşlardır. Hâlbuki İslam dinine giren Kuzey Afrika toplulukları dillerini koruyamadıkları için millî kimliklerini kaybedip, Araplaşmışlardır. Öte yandan, Orta Asya’nın dışına çıkan Türkler için kimlik değiştirme genellikle din değiştirme ile başlamıştır. Mesela, Tabgaçlar ile Tuna Bulgarlarında durum tamamen böyledir. Bunlardan Tabgaçlar Budizm’e girerek Çinlileşmiş, Tuna Bulgarları da Hıristiyanlık dinine girerek Slavlaşmıştır. Fakat bu hususta Türkiye Türklerinin durumu tam bir istisna teşkil eder ki, işte bizim de üzerinde durduğumuz asıl konu budur.

X. yüzyıldan itibaren büyük kütleler halinde İslam dinine giren bugünkü Türkiye Türklerinin ataları, XI. yüzyılın ikinci yarısına doğru kurdukları Selçuklu Devleti ile Orta Doğu İslam dünyasına tamamen hâkim oldular. Hemen belirtelim ki, Selçuklu Türkleri, Orta Doğu İslam dünyasındaki siyasî üstünlüklerine denk bir üstünlüğü kültürel alanda kuramadılar. Onlar, kendi dillerinde, millî ve manevî değerleri yaşatacak ve geliştirecek millî bir edebiyat meydana getiremediler. Sarayda, orduda ve kendi aralarında Türkçe konuşmalarına rağmen, edebiyatta, tarih yazıcılığında ve yerli halkı idare etme zaruretinden dolayı da resmî yazışmalarda Farsçayı, ilimde de Arapçayı kullandılar. Bu vaziyette, Selçuklu Türklerinin Orta Doğu İslam dünyasında siyasî hâkimiyetleri devam etseydi bile uzun süre millî kültürlerini ve kimliklerini korumaları mümkün olamazdı. Hâkim kültürler karşısında Türk kültürü varlığını koruyamazdı. Türk toplulukları da büyük ölçüde Farslaşır ve Araplaşırdı. Nitekim Fars ve Arap coğrafyasında kalan Türklerin akıbetleri hep böyle olmuştur.

XI. yüzyılın ikinci yarısından sonra yukarıdaki tehlikeli gelişmeyi önleyecek tarihî bir olay meydana geldi. 26 Ağustos 1071 Malazgirt Zaferi ile anavatan Orta Asya’dan binlerce kilometre uzaklıkta Türklüğün önüne yeni ve ebedî bir yurt açıldı. Zira Türkler, bu zaferden sonra 5-10 sene içinde Anadolu’nun büyük bir kısmını fethedip, burayı vatan haline getirmeye başladılar. Daha da önemlisi burada, Türk varlığını kökleştirecek ve devamlı kılacak birçok siyasî teşekküller meydana getirdiler. Bunların en önemlisi hiç şüphesiz Türkiye Selçuklu Devletidir. Fakat Türkiye Selçukluları da, hiç de zorlayıcı bir sebep olmadığı halde kültür politikasında Büyük Selçukluların yolunu izlediler. Yine devlet hayatında, edebiyatta, tarih yazıcılığında ve ilimde Farsça ve Arapça hâkim dil oldu. Bu yanlış kültür politikasına ilk tepki Anadolu Türkmen Beyliklerinden geldi.

1277 yılında yanına aldığı Selçuklu şehzadesi Gıyasettin (Alâeddin) Siyavuş ile Türkiye Selçuklu Devleti’nin merkezi Konya’yı ele geçiren Karamanoğlu Mehmet Bey, burada adı geçen Selçuklu şehzadesini tahta çıkarıp, kendisi de onun veziri olduktan sonra ilk icraatını kültürel alanda yaptı.

Mehmet Bey’in bu kültürel faaliyeti “Divanda, dergâhta, bargâhta, mecliste ve meydanda Türkçeden başka dil kullanılmayacak” şeklinde yayınladığı bir ferman idi. Mehmet Bey bu fermanla devleti ve toplumu yabancı kültürlerin boyunduruğu altından kurtarıp, Türkçeyi devlet ve toplum hayatında hâkim kılmak istedi. Ancak o, kendi fermanını kendi devrinde bile uygulama fırsatı bulamadı. Gerçekten de Karamanoğlu Mehmet Bey’in Divanından çıkarak günümüze ulaşmış hiçbir Türkçe resmî belge bulunmamaktadır. Buna rağmen bu ferman etkisiz kalmadı; Türk kültür tarihinde çığır açıcı bir rol oynadı. Her şeyden önce bu ferman, Selçukluların yerini alan Anadolu Türkmen Beyliklerinde büyük ölçüde Türkçeye dönüş hareketini başlattı. Türkçeye dönüş hareketi de, millî kültürün kaynağı olan millî edebiyatın doğmasında ve gelişmesinde başlıca rol oynadı. Gerçekten de Anadolu Türk beyleri, kendi çevrelerinde topladıkları ediplere ve bilginlere Farsça ve Arapçadan birçok eseri Türkçeye tercüme ettirdikleri gibi, onlara Türkçe ile eserler de yazdırdılar.

Türkçeyi devlet ve toplum dili olarak kullanan Osmanlılardır. Osmanlılarda bütün resmî yazışmalarda, edebiyatta ve tarih yazıcılığında Türkçe kullanılmıştır.
Bu hususta şu hükme varıyoruz: Anadolu’yu fethederek, burada yurt tutan Türkler, din ve medeniyet değiştirmelerine rağmen dillerini değiştirmemişler ve onu korumasını bilmişlerdir. Aksi takdirde ana yurdun dışına çıkan diğer soydaşları gibi onların da, millî kimliklerini ve kültürlerini korumaları mümkün olmayabilirdi. Zira Türkiye Türkleri, Fars ve Arap coğrafyalarından ayrıldıkları halde bile, dillerini Fars ve Arap kültürlerinin tesirinden tamamen kurtaramamışlardır.

Anadolu’da Türk kimliğinin ve kültürünün korunmasında İslam dini de müspet bir rol oynamıştır. Çünkü Anadolu bir Hıristiyan ülkesi idi ve burada Grek ve Roma kültürü ile bütünlemiş Hıristiyanlık dini hâkimdi. Eğer Türkler İslam dinine girmeden bu ülkeye gelselerdi, Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya giden soydaşları gibi Hıristiyanlaşmaları kaçınılmaz olurdu. Öte yandan, İslam dini en mükemmel ve en son din olduğu için bu dine giren topluluklarda diğer semavî din mensuplarında olduğu gibi tekrar yeni bir din ihtiyacı ve arayışı hiçbir zaman olmamıştır. Zira Alman kökenli Rus Bilgini Barthold’un da tespit ettiği gibi, tarihte İslam dinine girip de, daha sonra bu dini bırakarak başka bir dine geçen hiçbir topluluk görülmemiştir. Bu tarihî gerçeğin en açık örneğini Anadolu’da görmek mümkündür. Gerçekten de, eksik ve üstelik bozulmuş bir dinin mensupları olan Anadolu’nun yerli halkının, en mükemmel ve en son din olan İslam dinine mensup Türkleri din bakımından etkilemeleri hiçbir zaman söz konusu olmamıştır. Üstelik İslam dini, Anadolu’da Türkler ile yerli halkın karışıp kaynaşmasını önleyici bir rol oynamıştır. Bundan dolayı Anadolu’nun Hıristiyan yerli halkı ile Müslüman Türk toplumu hiç karışmadan kültürlerini koruyarak günümüze kadar getirmişlerdir.

Anadolu’nun coğrafî durumunun da, buradaki Türk varlığının yerleşmesinde ve kökleşmesinde önemli bir katkısı bulunmaktadır. Bilindiği gibi, Anadolu’nun üç tarafı aşılması son derece güç tabiî engellerle, yani denizlerle çevrilidir. Tek çıkış noktası olan Boğazlar da yerleşik bir medeniyete sahip Bizans Devleti tarafından tutulmakta idi. Eğer burada önlerine denizlerle Bizans engeli çıkmasaydı, Türkler boğazları kolayca aşıp, Balkanlara ve Avrupa’nın içine doğru dağılarak, bu geniş coğrafyada kendilerini kaybedebilirlerdi. Nitekim Karadeniz’in kuzeyinden Balkanlara ve Orta Avrupa’ya inen Türklerin akıbetleri hep böyle olmuştur.

Öte yandan Bizans’ın üç asra yakın bir süre ile Boğazları tutması, Türklüğün hayrına olmuş, devamlı batıya doğru bir akış içinde olan Türklerin Anadolu’da yerleşmelerini ve kökleşmelerini sağlamıştır. Bu arada Anadolu, devamlı Orta Asya’dan ve İslam ülkelerinden gelen göçlerle kendisini Türk nüfusu bakımından güçlendirmiştir.

ORTA ASYA’NIN FİZİKİ ÖZELLİKLERİ

Kazakistan, Kırgızistan, Tacikistan, Türkmenistan ve Özbekistan’ı içine alan Orta Asya (5,8 milyon km2) Doğu Türkistan’la ile birlikte 7,5 milyon km2 yüzölçümündedir. Bu bölge, Avustralya Adası kadar büyük alan kaplamaktadır.

Orta Asya’da bozkırlar ve çöllerin bulunduğu geniş düzlükler, yüksekliği yer yer 7000 metreyi aşan sıradağlar ve bunların arasında büyük çukurluklar ile göller yer almaktadır.

Orta Asya’nın büyük bir bölümü kapalı bir havzadır, yani buradaki doğan akarsular, Asya’nın çevresindeki okyanus ve denizlere dökülmemektedir. Orta Asya’da üç büyük kapalı havza bulunmaktadır. Bunlar, batıda Hazar denizi, Balkaş gölü, doğuda Altay ve Tanrı dağları arasında Cungarya, Tanrı ve Altın-Karakurum dağları arasındaki tarım havzalarıdır.

Orta Asya’nın iki önemli akarsuyu olan Ceyhun (Amu Derya) ve Seyhun (Sir Derya) Aral gölüne dökülmektedir. Tarım nehri ise Tarım Havzası’ndaki kumullar içinde kaybolmaktadır. Bu nehirlerden özellikle Seyhun ve Ceyhun’un geçtiği sahalarda ve ayrıca kanallarla sulanan yerlerde sulu tarım yapılmakta ve başta pamuk olmak üzere bol miktarda tarım ürünleri üretilmektedir.

Orta Asya’da Kazakistan’ın kuzey kesimindeki suları toplayarak Kuzey denizine dökülen İrtiş nehri vardır. Dağlık alanlardaki nehirler üzerinde elektrik üreten baraj gölleri yapılmıştır (Kırgızistan’daki Toktogul gibi).

Orta Asya’da dünyanın en büyük gölü olan Hazar ile Aral, Balkaş, Issık (sıcak) gölleri bulunur. Ayrıca çukur havzalara yerleşmiş çok küçük göller (Lop Nor gibi) ve dağlarda buzulların aşındırması ile oluşmuş sirk gölleri de yer almaktadır.

Orta Asya’nın diğer bir özelliği çukur bazı sahaların deniz seviyesinin altında yer almasıdır. Örneğin Hazar denizinin kıyıları deniz seviyesinin 28 m. kadar altındadır. Kuzeyi sığ olan Hazarın güney bölgesinin derinliği ise 1000 metreye kadar ulaşmaktadır. Tanrı dağlarının doğu ucundaki Turfan Havzası ise deniz seviyesinin 154 m. altındadır.

Kazakistan bozkırlarındaki fazla derin olmayan Balkaş gölünün kenarlarında az tuzlu bataklıklar yer almaktadır. Kırgızistan’daki Issık-Köl ise dünyanın 4. derin gölüdür. Tarım havzasında ise tuzlu bir göl olan Lop Nor’a (Lop: çukur, Nor: göl demektir) geçilir, Issız bir saha olan bölgede Çinliler nükleer silah denemeleri yapmışlardır.

Orta Asya’nın batı ve kuzey bôlümlerinde temelde metamorfik (başkalaşım) kayalarından oluşan sert kütleler (kalkanlar) ve bunun üzerine gelen tortullar yer almaktadır. Fazla kıvrılmamış, yani orojeneze uğramamış bu alanlar üzerinde geniş düzlükler uzanmaktadır.

Orta Asya’nın güney kesimi ise Alp-Himalaya kıvrım kuşağına girmektedir. 2. Jeolojik Zaman’da buraları kaplayan derin Tetis denizinde biriken binlerce metre kalınlığındaki tortulların kıvrılarak yükselmesi sonucu dağlar oluşmuştur. Tetis denizindeki çökellerin kıvrılması, 2. Jeolojik Zaman (Mesozoyik) sonu ile 3. Jeolojik Zaman (Tersiyer) ortalarına kadar güneydeki sert Hindistan kalkanının kuzeye doğru hareket etmesi ile oluşmuştur. 4. Jeolojik Zaman (Kuvaterner) başlarında ise dağlık alanlar bütünü ile yükselmeye uğramıştır. Aynı zamanda aktif deprem Kuşağı içinde yer alan bu dağ kuşağında zaman zaman Şiddetli depremler meydana gelmektedir. Fayların bulunduğu Alp-Himalaya kuşağında sıcak su kaynakları da mevcuttur.
Orta Asya’nın kuzeydoğusunda Doğu Türkistan veya Çin’in kuzeybatı bölgelerindeki Tanrı ve Altay dağları, Paleozoikte meydana gelen Kaledoniyen ve Hersiniyen orojenik (dağ oluşumu) hareketleri sonucunda oluşmuşlardır.

Orta Asya yer altı kaynakları yönünden de zengindir. Nitekim 1. Jeolojik Zamanda (Paleozoyik) taş kömürü, kuzeydeki başkalaşım kayalarında altın, gümüş, bakır, çinko, nikel, bunun üzerinde yer alan tortullarda petrol ve doğal gaz yatakları oluşmuştur.

Orta Asya’da Alp kıvrım kuşağında büyük sıralar halinde uzanan yüksek dağlar ve bunların arasında uzanan büyük çukurlar bulunmaktadır. Mesela, 800 km. uzunluğundaki Pamir dağlarının yüksekliği 5000-7000 m. arasında değişmektedir. Dağ kuşaklarını yaran yer yer geniş ve düz akarsu vadileri dağların eteklerine kadar uzanmaktadır. Pamir dağlarının üst bölümü adeta bir plato görünümündedir. Yüksek kesimlerdeki vadiler ağaç örtüsünden yoksun olup otlaklarla kaplıdır, zaten “Pamir” yerel diyalekte göre “otlak” anlamına gelmektedir. Ayrıca nehir yataklarının geniş kesimlerinde bataklıklar bile görülür. Pamir dağları, Orta Asya’nın ve Tacikistan’ın en yüksek dağı olup Tacikistan’da en yüksek tepesi 7495 m.‟dir.

Güney kanatta uzanan dağların güneydoğu bölümünde Himalaya ve Karakurum, güneybatısında Hindukuş, kuzeydoğusunda Tanrı (TienShan) dağları uzanır. Burada Kırgızistan-Doğu Türkistan arasında 1500 km. uzunluğundaki Tanrı dağlarının 4000 m.’den yüksek kesimleri kar ve buzullarla kaplıdır; buzullarla örtülü dik zirveleri arasında kanyon vadiler görülür. Tanrı dağlarında iğne yapraklı ormanlar ve yazın hayvanların otlatıldığı çayır alanları yer alır. Dağın en yüksek tepesi (Pobedy tepesi) Doğu Türkistan ile Kırgızistan sınırı üzerinde 7439 m.’ye ulaşır.

Orta Asya’da şiddetli karasal iklim hüküm sürmektedir. Yaz ile kış, gece ile gündüz arasındaki sıcaklık farkı fazladır. Ayrıca çöl ile dağlar arasındaki sıcaklık farkı da çok yüksektir. Dağların dışındaki sahalarda yağış çok düşüktür. Yağışlar genellikle Mart-Nisan ile Ekim-Kasım arasında düşer. Alçak sahalarda Mayıs ile Haziran başı arasındaki dönemde bozkır bitkileri çiçeklenir. Yaz aylarında sıcaklık; Duşanbe, Bişkek ve Almatı’da 30oC -35oC; Taşkent, Semerkant, Buhara ve Aşkabat’ta 40oC‟yi aşar. Özbekistan’ın güneyinde Tirmiz’de ise sıcaklık 50oC‟nin üzerine çıkar. Ekim ayı ile birlikte soğuklar başlar;

Ocak ve şubat aylarında ortalama sıcaklık -5 ile -10 derece arasında seyreder. Kuzey ve doğudaki alanlar kışın karla kaplıdır. Özellikle dağlık alanlar ile Kırgızistan ve Tacikistan’daki dağlar arasında yer alan çukur kesimlerde sıcaklık terselmesinden (inversiyon) dolayı, yani soğuk havanın çukur kesimlere birikmesine bağlı olarak şiddetli soğuklar görülür.

Bitki ve hayvan toplulukları: Orta Asya’da doğal ortam, asırlardan beri süregelen aşırı hayvan otlatması sonucu, dünyada aynı özelliğe sahip diğer bölgelerden daha fazla tahrip olmuştur. Ancak doğal ortamın bozulmamış özelliklerini bazı sahalarda görmek mümkündür. Buralarda 20’nin üzerinde tabiatı koruma ve doğal rezerv sahası kurulmuştur.

Kırgızistan, Kazakistan, Tacikistan, Özbekistan ve Doğu Türkistan dağlarında çayırlarla kaplı otlaklarda rengârenk çiçek açan otsu türler görülür. Buralarda ceylan, kartal, leopar, geyik gibi hayvanlar yaşar.

Tanrı dağlarındaki ladin, melez (larix) ve ardıç ormanlarında kurt, kahverengi ayı, yaban domuzu ve vaşak görülür. Yüksek sahalarda tundra benzeri bitkilere, alçak sahalardaki göl ve bataklıklarda flamingo sürülerine rastlanır. Kırgızistan’da Pamir dağlarındaki vadilerde 3000-4000 m. arasında kılları uzun bir sığır türü olan yaklar beslenir. Kırgızistan, Özbekistan, Tacikistan ve Türkmenistan’ın güney kesimindeki dağların eteklerinde orman kalıntılarını gösteren ağaçlar ve özellikle ceviz ağaçlarından oluşan toplulukları bulunur. Türkmenistan’da fıstık (Pistacia sp.) yetişir.
Orta Asya bazı hayvan türlerinin köken sahasıdır; mesela çift hörgüçlü deve, bazı at ve koyun ırkları buna örnek olarak gösterilebilir. Karaca, kurt, tilki ve porsuk ile bir tür ceylan bozkırlarda yaşayan hayvanlardır.

Kuzey Amerika’da ve başka yerlerde de yaşayan halkalı boyunlu sülün, Orta Asya kökenlidir. Yaban domuzu, çakal ve geyikler Ceyhun nehri boyunca uzanan otlak ve çalılık alanlarda yaşamaktadır. Bölgede kaplanlar da görülmekteydi; ancak bunlar zamanla avlanarak nesli tüketilmiştir. Son Turan kaplanı da Ceyhun deltasında 1972‟de öldürülmüştür. Bataklıklar, aynı zamanda çok sayıda yerli kuş ve bazı balık türleri ile göçmen kuşların barındığı sahalardır. 1960‟lı yıllarda Gökçe (Sevan) gölünden getirilerek Issık gölüne atılan alabalıklar yaşamaktadır.

Karakum, Kızılkum ve Takla Makan çölleri kumullarla kaplıdır, burada kum tavşanına rastlanır. Tavşanlar; yılan, tilki ve kertenkelelerin ana yiyecekleri arasındadır. Türkmenistan’ın çöllerinde zehirli yılanların, yüksek kesimlerinde ise leoparların yaşadığı bilinmektedir.

İletiyi düzenle

TÜRK DÜNYASININ COĞRAFYASI

Orta Asya, Batıda Hazar denizi, Kuzeyde Kırgız Bozkırları ve Altay dağları, Doğuda Moğolistan ve Çin Halk Cumhuriyeti’nin batısı (Doğu Türkistan), güneyde Tibet platosu, Karakurum-Hindukuş-Kopet dağları ile sınırlanan Asya kıtasının orta kesiminde yer alır. Bu bölgede 1991‟de Sovyetler Birliği’nin dağılması ile Kazakistan, Türkmenistan, .Özbekistan, Kırgızistan ve Tacikistan bağımsızlıklarını kazanmıştır. Günümüzde Çin Halk Cumhuriyeti toprakları içerisinde özerk bir cumhuriyet olan Sincan-Uygur Bölgesi’ne ise Doğu Türkistan denir. Ayrıca Orta Asya’nın güneyinde yer alan ve genellikle Orta Doğu ülkeleri içerisinde kabul edilen Afganistan da Orta Asya ülkeleri içerisine dâhil edilmektedir.

Orta Asya; tarih boyunca Türklerin yaşadığı, Türk devletlerinin kurulduğu, Doğu ve Batı kültürleri arasında bir köprü, bir geçiş bölgesi olmasından dolayı dünyada önemli bir coğrafî konuma sahiptir.

Buradaki Türkler çok sayıda devlet kurarak Orta Doğu ve hatta Avrupa ortalarına kadar uzanan kültürel yapıda önemli izler bırakmıştır. Bilhassa Çin’den başlayarak Akdeniz ve Karadeniz kıyılarına kadar ulaşan İpek Yolu da Doğu ile Batı kültür ve medeniyetleri üzerinde etkili olmuştur.

Orta Asya, dünyada ilk kurulan yerleşmelere ve burada doğan kültürlere sahiptir. Semerkant yakınındaki Aman-Kutan mağarasında yaklaşık 40.000 yıl öncesine dayanan insan izlerine rastlanmıştır. Orta Asya’ya özgü toplum yapısı, M.Ö. 3. binde kendini göstermiştir.

Orta Asya, çevredeki devletlerin sürekli olarak ele geçirmek istedikleri bölge olmuştur. Orta Asya’da kurulan bazı devletler, doğuda Çin, batıda Orta Avrupa içlerine ve güneyde Basra Körfezi’ne kadar olan bölgeyi zaman zaman egemenlikleri altına almışlardır. Bu nedenle Orta Asya, farklı toplumların birbirleri ile mücadele ettikleri bir bölge olmuştur. Mesela Büyük İskender, M.Ö. 329’da Makedonya’dan başlayan topraklarını, Orta Asya’nın güneyindeki bölgelere ve Hindikuş dağlarını aşarak doğuda Kabil’e kadar ilerletmiştir.
Büyük İskender’in Orta Asya’yı da kapsayan kısa süreli hâkimiyetinden sonra, Doğu ile Batı arasında kültürel değişim süreci başlamış ve bir dizi göçebe toplumların göçleri görülmeye başlanmıştır. Hun akınları, Çin’e kadar uzanmış ve Çinliler bu akınlardan korunmak için Çin Seddi’ni inşa etmişlerdir.

Orta Asya’nın yazılı tarihi M. Ö. 6. yüzyılda Seyhun ve Ceyhun nehirleri arasında (Maveraünnehir) yerleşen toplumlarla başlar. Tanrı dağları ile Seyhun nehri arasında uzanan bozkırlarda yaşayan Türkler, yoğun olarak 19. yüzyılın sonuna kadar göçebe hayvancılıkla uğraşmıştır.
Orta Asya’da ilk Türk toplumlarından olan İskitler (Saka), M.Ö. 8. yüzyılda Tanrı dağları ile Hazar denizi arasında yaşamışlar ve Dobruca’ya kadar ilerlemişlerdir.

Orta Asya’da kurulan ilk ve en büyük Türk devleti, Büyük Hun Devleti’dir. Bu devlet, M.Ö. 3. yüzyılın sonlarında bugünkü Moğolistan topraklarında ortaya çıkmıştır. Doğuda Büyük Okyanus ile batıda Hazar denizinin kuzey kıyıları arasında kalan Orta Asya’ya hâkim olmuştur. Bu devlet milattan sonraki yılların başında Kuzey Hun ve Güney Hun devletleri olarak ikiye ayrılmıştır. Hun akınları, Balkanlar ve kuzey Avrupa ovalarından Avrupa içlerine kadar devam etmiştir.

Büyük Hun Devletinden sonra Asya’da kurulan 2. büyük Türk devleti Göktürklerdir. Bu devlet de 6. yüzyılda doğuda Büyük Okyanus ile batıda Hazar denizi arasındaki bölgede kurulmuştur.

7. asırdan itibaren İslamiyet; Asya’nın iç kısımlarından Doğu Türkistan’da Kaşgar’a, Çin’de Hoang Ho (Sarı ırmak) havzasının yukarı bölümünden Tibet’e ve Hindistan üzerinden Malezya ve Endonezya’ya kadar yayılmıştır.

8. asırda Çin hâkimiyeti Orta Asya’da hissedilmeye başlamış, Çinliler ve Araplar başlangıçta İpek Yolu üzerinde ulaşımın güvenle yapılması için anlaşmışlardır. Ancak Çinliler bu yolun geliri üzerinde fazla pay istemiştir; bunun gerçeklememesi üzerine Çinliler Taşkent’teki Türk Hanını öldürtmüştür. Daha sonra Araplar ve Tibetlilerle birleşen Türkler, 751‟de Çin kuvvetlerini bugünkü Kazakistan ve Kırgızistan’daki Talas vadisinde kuşatarak doğuya sürmüşler; çok sayıda Çinli asker ve tacirleri esir almışlardır. Bu arada Tibetliler, Tarım Havzası’na kadar olan alanları kontrolleri altına almışlardır.

Orta Asya’nın kuzeydoğusunda bugünkü Doğu Türkistan’da ayrı bir Türk boyu olan Uygurlar, M.S. 744 yılında Kutlug Bilge Kül Kağan idaresinde Uygur Devleti’ni kurmuşlardır. 1209‟daki Moğol işgaline kadar kültür, bilim ve sanat alanında önemli eserler bırakmışlardır. Nitekim Uygurlar, kent hayatına önem veren Türklerdendir. Bir Uygur kenti olan Kaşgar, dönemin önemli bir yerleşmesi olmuş, burada demir ve çelikten eşyalar ile silahlar yapılmıştır. Bilim hayatında da önemli ilerlemeler gösterilmiş ve Uygur alfabesi yazılmıştır.

Dönemin ünlü bilginlerinden Kaşgarlı Mahmut, Divan-ı Lügat-it Türk (Türk dili lügati) adlı eseri yazmış ve buna eklediği dünya haritası üzerinde Türklerin yaşadığı yerleri ve Komşu ülkeleri göstermiştir. Bugün bile şaşılacak doğrulukta olan Kaşgarlı Mahmut’un çizdiği harita, Türklerin coğrafya alanındaki gelişmesini gösteren önemli bir eserdir.

9. yüzyıldan itibaren Orta Asya’da Buhara, İslam dünyasının önemli bir kültür merkezi olmuş; burada 113 medrese açılmıştır. Başta tıp ve felsefe alanında İbni Sina olmak üzere matematik, astronomi, fizik ve coğrafya alanında çalışmalar yapan Birûnî gibi ünlü bilim adamları yetişmiştir. 10. asırda Kaşgar zengin bir kültür ve bilim merkezi haline gelmiştir.

Kırgızistan’da yaşayan Yusuf Has Hacip, Kutadgu Bilig (Saadet veren bilgi) adlı manzum eseri ile tanınmıştır.

11. asırdan itibaren Büyük Selçuklular, Orta Asya’ya egemen olmaya başladılar. Doğu Türkistan’dan, İran, Afganistan, Anadolu ve Arabistan Yarımadası’na kadar olan bölgeleri ele geçirdiler.

Anadolu’ya hâkim olan Bizanslıların 1071’de Malazgirt Meydan Savaşında yenilmesinden sonra Anadolu’nun kapıları Türklere açıldı. Anadolu’ya yerleşen Selçuklular, Türk tarih, kültür ve bilim hayatı üzerinde derin izler bıraktılar.

13. yüzyılın başlarından itibaren Moğollar, özellikle Cengiz Han döneminde Altay dağlarından batıya doğru akınlar yaparak Orta Doğu ve Avrupa içlerine kadar sokuldular. Bu arada Orta Asya’daki Semerkant, Merv, Tirmiz, Kabil gibi şehirler Moğol akınları ile yakılıp yıkıldı. Cengiz Han’ın 1227’de ölümü ile devlet oğulları arasında paylaşıldı. Daha sonra Timur, 1300‟lü yılların sonunda İran, Irak, Suriye ve Anadolu’ya akınlar yaparak buraları ele geçirdi. Önemli şehirler yağma edildi. Timur’un ölümü ile ülke toprakları küçük parçalara bölündü. Bu dönemde Semerkant önemli bir bilim ve kültür merkezi haline geldi ve birçok bilim adamı yetişti.

ZİYA GÖKALP – ALTIN DESTAN ŞİİRİ

Sürüden koyunlar hep takım-takım
Ayrılmış, sürüde kalmamış bakım,
Asmanın üzümü dağılmış, salkım

Olmak ister; fakat bağbân nerede?
Gideyim arayım:  Çoban nerede?…

Yüce dağlar çökmüş, belleri kalmış;
Coşkun ırmakların selleri kalmış;
Hanlar yok meydanda, illeri kalmış;

Düşenler çok amma, kalkan nerede?
Gideyim arayım : Hakan nerede?…

Türk yurdu uykuda ey düşman sakın!
Uyuyan ülkeye yapılmaz akın,
Tanyeri ağardı yiğitler, kalkın!

Bakın yurt ne hâlde, vatan nerede?
Gideyim arayım : Yatan nerede?…

Herkesin gözünde vatan öz yurdu,
Serhaddin düşmanı  derenin kurdu,
Yad iller Turân’da hanlıklar kurdu,

Turân’dan yadları koğan nerede?
Gideyim arayım : Ogan nerde?…

Sandım gençlik doğar : Baktım Mart olmuş,
Gittim ili gezdim : Genci kart olmuş,
Kimi Kırgız Kazak, kimi Sart olmuş,

Dedim yahşılar çok, yaman nerede?
Gideyim, arayım : Şaman nerede?…

Tiginler köy beyi, ağalar çoban,
Adsız’lar yalancı birer kahraman,
İçinde görmedim maksadı duyan,

Yasanın emrine uyan nerede?
Gideyim, arayım : Duyan nerede?…

Uygurlar uyuşuk, Türkmenler aylak,
Ne kışlak sevinçli, ne güler yaylak,
Arslanlar yurdunda barınır çaylak,

[  Düşünen Uygurlar olmuş uysal,
Altınordu devri kalmış bir masal,
Bu güne kıyâs et, tarihten us al!  ]

Attila, Timuçin, Gürkân nerede?
Gideyim, arayım : Türkân nerede?…

Kaşgar, Delhî, Pekin, İstanbul, Kazan,
Bu beş yerde vardı beş büyük hakan :
Sarı, Kızıl, Gök Han, Ak Han, Kara Han
– Hepsinin üstünde parladı İlhan-

Ak Han’dan gayrisi : İl… Han nerede?
Gideyim, arayım : İlhan nerede?…

Kırım nerde kaldı, Kafkas ne oldu?
Kazan’dan Tibet’e değin Rus doldu,
Hıtay’da analar saçını yoldu,

Şen yurtlar ne hâlde, viran nerede?
Gideyim, arayım : İrân nerede?…

Yayların kirişi urgana dönmüş,
Şâhin, yuvasında doğana dönmüş,
Türk yurdu soyulmuş soğana dönmüş,

Kılıç satır olmuş, takan nerede?
Gideyim, arayım : Kalkan nerede?…

Soy atlar küçülmüş, olmuş kurada,
Alpler kız ardında birer hovarda
Sancağı unuttuk hangi diyarda,

Altın otağ, altın kazan nerede?
Gideyim, arayım : Yazan nerede?…

Başları ağarmış ihtiyar dağlar,
Anar eski günü : Sel döker, çağlar,
Kırlangıç âh çeker, güvercin ağlar.

Uzak bir ses sorar : Turân nerede?
Gideyim, arayım : Soran nerede?…

Yüce Türk Tanrısı! Gönder bir yalvaç,
Sürüne baş olsun, yasana dilmaç,
Türklük’e bir Yeni Turfan nûru saç,

Anlasın Türk, millî irfân nerede?
Gideyim, arayım : Turfan nerede?…

[Yüce Türk Tanrısı! Gönder bir yalvaç,
Yasanı bilen yok, gerektir dilmaç,
İlhan gönder, Altın Devri tekrar aç!

Altın Destan yazsın: Us…..tan  nerede?
Gideyim, arayım: Destân nerede?]

“Ulus”u içine girsin her oymak,
Beş Ulus “Budun”da birleşsin çab(u)cak :
Uygur, Kalaç, Karlık, Kanklı, Kıpçak,
-Türk yurdu bir olsun, kalmasın kaçak-

Çıksınlar meydâna : Merdân nerede?
Gideyim, arayım : Meydân nerede?…

Kurultay toplansın Tanrı Dağı’nda,
İlhan tahta çıksın Elma Bağı’nda,
Beyler solda dursun, Hanlar sağında,
-Sevmek günah değil sevinç çağında-

Görünce toplanmış hânân nerede?
Gideyim, arayım : Cânân nerede?…

Altın Dağ’a kursun İlhan otağı,
Taşları elmastır, yâkut toprağı,
Hanlara kumızla sunsun ayağı,
-“Tac giyme” resminin kalmam uzağı-

Sorup öğrenince : Divân nerede?
Gideyim, arayım : Kervân nerede?…

Oğuz Han Bayramı baharda olsun,
Otağlar, çadırlar çiçekle dolsun,
Genç kızlar oynasın, yiğitler solsun,

Bir âşık bayılmış, dermân nerede?
Gideyim, arayım : Lokmân nerede?…

Türk destanı yazmak hâtra gelmemiş,
Yasanın sözleri satra gelmemiş,
Tarihe deryâdan katra gelmemiş,

Şâirler sordular : “Hoca”n nerede?
Gideyim, arayım : O can nerede?…

Kırklar karar verdi; Yediler, Üçler
Oldular kılavuz, kalmadı güçler,
Yarın İlhan çıkar, alınır öçler,

İlhan tacı boşta : Alan nerede?
Gideyim, arayım : Arslan nerede?…

Gündüzlerden sapan geceyi bilir,
Bilmeksizin tapan her şeyi bilir,
Bilen yapmaz, yapan pek iyi bilir,

Erenler yolu bu, varan nerede?
Gideyim, arayım : Yârân nerede?…

Kânûn-ı Sâni,1327  (Ocak, 1912)

KIZIL ELMA ÜLKÜSÜ

Türkler için cihan hakimiyetinin sembolü olan Kızıl Elma çok eski inançlara ve töreye dayanır. Türkler ulaşacakları zafere, ulaşmadan önce Kızıl Elma adını vermişlerdir. Ayrıca tüm Türkleri birleştirme fikrinin de simgesi olmuştur Kızıl Elma.

Kızıl Elma olgusu Türklerin hiç bitmeyen düşü, sonuna varamadıkları yolu, yanına vardıkça kaçan hedefidir. Kökeni, Türklüğün ortaya çıktığı ilk zamanlara kadar uzanır.

Aslına bakılacak olursa Avrupa kavimleri, Arap-Yahudi kavimleri ve Türk kavimleri arasında mitolojik olarak elma mutlaka bir yer edinmiştir. Ancak kifayetleri yani taşıdığı anlamlar her kavimde, her mitolojide farklıdır. Örneğin Ortadoğu mitolojisinde cennetten kovulmaya yol açan ve yenmemesi öğütlenen bir meyve olan elma, Türk mitolojisinde ise gönülleri ferahlatan, güzellik katan, hatta kısır kadınların bile çocuğu olmasına yarayan fevkalade bir meyvedir. Tabi İslam’ın kabulü ile bu olgu bozulmuş ve Kızıl Elma gerçek anlamından uzaklaşmış ve yeni bir anlam kazanmıştır. Örneğin Osmanlı’da Kızıl Elma’nın sırasıyla fethedilmesi gereken yerler (İstanbul, Roma, Viyana) olduğu düşülmüş ve doğrudan Vatikan’daki bazilikanın (altın portakal) Kızıl Elma olduğu ileri sürülmüştür.

Bugün Orta Asya’da yaşatılan ve Kazakistan’ın başkenti Alma Ata’ya adını veren Kızıl Elma kesinlikle Türk mitolojisine (Göktanrı dinine) aittir ve İslam dinindeki elma yeme olayı ile uzaktan yakından ilgisi olmayan bir konudur. Kızıl Elma Türk kültüründe kalıplar dâhilinde ifade edilemeyecek kutsal bir hedeftir.

Aynı zamanda pek çok zaman Kızıl Elma, Türk birliğini işaret etmek için kullanılmıştır. Çünkü Hunlar ve Göktürkler zamanında kurulabilen bu birlik daha sonra bir ülkü durumuna gelmiştir. Bu açıdan Anadolu’da, İran’da, Orta Asya’da ne zaman Türkler arasında bir birlik kurulmaya odaklanılsa mutlaka Kızıl Elma’ya işaret edilmiştir.

Osmanlı zamanında dahi pek çok kez Kızıl Elma’nın Türklerin ve Müslümanların birliği olduğuna değinilmiş ancak devlet politikası olarak asla uygulanamamıştır. Yer yer egemenliğin ve zaferin simgesi olsa da Kızıl Elma’nın ana teması olarak şunu görüyoruz:

”Kızıl Elma öncelikle bütün Türklerin bir bayrak ve bir devlet altında birleşebilmelerini simgeleyen bir olgudur. Sonrasında ise bugün 250-300 milyon nüfusa sahip tüm Türk halkları için geleceğe dair bir hedef bir ülkü olarak koyulmuştur. Kızıl Elma devlet nezdinde Türklerin birliği sağlandığında varlığın ve egemenliğin korunması hedefi olarak devam ederken halk nezdinde de asla sona ermez. Her hedef gerçekleştirildiğinde yeni hedeflerle özdeşleşir. Bu sayede değişimin ve gelişimin mutlak surette olması gerektiğinin teminatıdır.”

1912 yılında yayınladığı Altın Destan şiirinde Türk milletinin içinde bulunduğu kötü durumu gözler önüne seren Gökalp, ondan bir yıl sonra yazdığı Kızılelma’da ise Türk milletine kurtuluş yolu olarak Kızılelma ideali altında birleşmeyi göstermiştir.

Kızıl Elma’yı bugüne yorarsak 1300 yıldır Oğuzlar, Kıpçaklar, Uygurlar ve Sibir Türkleri arasındaki dargınlığın ve uzaklığın bitmesi, Türk devletlerinin bugünün koşullarıyla bir birlik içerisinde hareket etmesi, sonrasında ise bağımsızlığını kazanamamış bütün Türklerin bağımsızlığı için mücadeleyi simgeler. Yine tüm Türklerin çağa uyum sağlayarak gelişmesi, değişmesi ve ilkel kalmadan günümüz toplumları arasında itibar kazanması olarak da simgelenebilir. Kızıl Elma aşağıdaki tabloyu bize hedef kılar:

ISSIK GÖLÜ

Issık Gölü, Güney Amerika’daki Titicaca gölünden sonra dünyanın ikinci en büyük dağ gölüdür.

Kırgızistan’ın kuzey doğusunda, Kazakistan sınırına yakın bir bölgede, kuzeyinde Küngöy Ala dağları ve güneyinde Teskey Ala dağları arasındaki tektonik çukurda yerleşmiş, ortalama deniz seviyesinden 1606 m. yükseklikte konumlanır.

Karla kaplı dağlarla çevrelenmiş olmasına rağmen, gölün suları hiçbir zaman donmaz; bundan dolayı gölün adı “ısı veya sıcak, ılık göl” anlamına gelen Kırgız Türkçesi’nde “Isık Köl”dür. Kırgız Türkleri bu göl için “Kırgızistan’ın bermeti (incisi)” diye adlandırmışlardır. Göl’ün uzunluğu batı-doğu yönünde 182 km, kuzey-güney genişliği 60 km’dir. Kıyılarının toplam uzunluğu 988 km olup 6.236 km²’lik bir alanı kaplar. Gölün ortalama derinliği 278 m., en derin yeri 668 m.’dir. Isık gölün güney kıyılarına karşın kuzey kıyılarında kıyı birdenbire derinleşmez ve fazla derin değildir. Güney kıyılarında eşderinlik eğrileri daha sıktır.

Yaklaşık 118 akarsu ve dere, gölü besler. En büyükleri Cırgalan ve Tüp’tür. Soğuk ve sıcak kaynak suları ve kar suları da gölü besleyen diğer kaynaklardır. Gölün suyu biraz tuzludur, ve su düzeyi her yıl yaklaşık 5 cm düşmektedir. Eski eserlerde Isık Gölü’nün isimleri Türk Gölü, Idık(Iyık-mukaddes) Göl olarak geçer. Güneyinde Boz-Bezik dağı (45.3 km) ve Urakır dağı (46.4 km) konumlanır.

Kaşgarlı Mahmut’un Türk Dili’nin en eski sözlüklerinden Divân-ı Lügati’t-Türk’te;

İsîğ köl: Barsgan’da bir göl. Uzunluğu 30 fersah, eni 10 fersahtır. şeklinde tanımlanmıştır. .

Karahanlılar gibi Türk Kağanlıkları’nın dinlenme merkezi olmuştur.

Vasily Vladimirovich Bartold (Wilhelm Barthold)’un Türkistan tarihine kaynak olarak yayımladığı yazmalardan Hicri 520 veya Miladi 1126 tarihli Mucmil al-tavârih vıa al-kişaş şöyle der:

“Issık-Köl kenarında bir dağ vardı.. Türk (Yafes’in oğlu) orayı makam edinmişdi…. bir gece o dağın tepesinde ateş gördü., o dağa Anduk Art adını verdi… onun tepesine otağını kurdu.”

Sovyetler Birliği döneminde gölde nükleer denemelerin yapıldığı ve gölün ışıma yaptığı söylenmektedir. Bu durumun gölün sularında bulunan fosforik minerallerden ileri geliyor olması mümkündür.

ÖTÜKEN – TÜRK MEMLEKETİNİN YÜREĞİ

Ötüken, (Öt/Öd) ve (Ed/Et) kökünden türemiştir. Ötümek (dua etmek), etmek (gücü yetmek) anlamlarını içerir. Etmek (yapmak) fiili ile de bağlantılıdır. Ötög Moğolcada ayı demektir ve ayının yuvası toprağın içinde olup aynı zamanda kutlu sayılan bir hayvandır.

Ötüken’in adından çok yeri üzerinde çok değişik görüşler bulunmaktadır. Bu görüşlerin Hangay dağ sırası çevresinde yoğunlaştığını söylemek mümkündür. Araştırmacıların Hangay dağ sırasında yoğunlaşmasındaki en önemli sebep, Orhon yazıtları diye bilinen Köl Tigin ve Bilge Kağan yazıtlarının dikili olduğu yere yakınlığı ile ilgili olmalıdır.

Görsel: Hangay Dağları Çevresi (Ötüken’in Tahmini Yeri)

Ötüken Türk, Altay, Moğol ve Orta Asya tarihlerinde kutsal başkenttir. Ötügen olarak da söylenir. Ötügen (Ötüken) Türklerin yeryüzünde ilk var olduğu ve oradan Dünya’ya dağıldığı yerin adı olarak da kabul edilmektedir. Orhun Nehri kaynaklarını bu bölgeden alır ve Göktürk Devleti’nin de başkenti yine bu yörede kurulmuştur. İnanca göre bütün büyük devletlerin başkenti burada kurulmalı idi. Gerçekten de pek çok Türk ve Moğol Devleti biraz genişledikten sonra başkentlerini bu bölgeye taşımışlardır. Ötüken dağının Nama (Namı veya Namu) adında bir koruyucu ruhu vardır.

Ötüken Tengricilikte Toprak Ana’ya verilen isimlerden biridir. Moğollarda Etugen, Itügen ya da Odigan gibi şekillerine de rastlanır. Ötüken-Kültü, Tengri-Kültü ile birlikte özellikle Göktürk Kağanlığı sırasında büyük önem kazanmıştır.

Eski inanca göre, Toprak Ana’nın keyfi ağaçların durumundan belli olur. Eğer ağaçlar sağlıklı ve güçlü yetişiyor ve bol meyve veriyorlarsa, Toprak Ana’nın insanlardan memnun olduğuna inanılır. Toprak Ana’ya edilen bir dua, güçlü ve büyük bir ağaca doğru yöneltilir.

Gök Tanrım kollasın, Umay’ı korusun. Yer yarılıp otlar çıksın. Yerin bereketinden süt olsun. Her yanım bahar olsun, bolluk olsun. Koruyucum (Gök Tanrım) yar-yardımcım olsun, tövbesi ar olsun. Alaş!

Bilge Kağan, Orhun Yazıtlarında Ötüken Dağı’nın ‘Türk memleketinin yüreği’ olarak önemini dile getirmiştir. Hatta yazıtlarda, Çinlilerin oyunlarına karşı koyup direnebilmek için “Ötüken Ormanından ayrılmayın.” öğüdü verilmiştir. Ötüken şu an Rusya ve Moğolistan arasında bir yerde, yani Orhun Nehri’nin kaynaklarına yakındır.

Kaşgarlı Mahmud, Divânu Lügati’t-Türk’te;

“Ötüken “Tataristan çöllerinde bir yer adı. Uygur iline yakındır.” şeklinde tanımlanmıştır.

Ötüken kenti, Türk tarihinde çok önemli yeri olan bir kenttir. İlk Türk devletlerine başkentlik yapması bu kentin en önemli özelliğidir. Geleneksel Türk inanışlarında da bu kentin önemli bir yeri vardır. Geleneksel Türk inanışında Ötüken, dünyanın merkezi olarak kabul ediliyordu. Bütün diğer anlayışlar Ötüken’in Dünyanın merkezi olma anlayışına dayandırılıyordu. Türkler bu kente verdikleri önemden dolayı bu kentin başkaları tarafından ele geçirilmesini uğursuzluk olarak kabul etmişlerdir.

Elimizdeki bilgi ve belgelerin taranmasıyla görülmektedir ki, Türk Tarihi, Asya Hunları yani Büyük Hun İmparatorluğu ile başlamaktadır. Hakkında sağlıklı bilgilere sahip olunan ilk Türk devleti Büyük Hun İmparatorluğudur. Çinlilerin “Hiung-Nu” dedikleri Hunlar, Orhun-Selenga ırmakları ile Türklerin kutlu ülke saydıkları Ötüken civarı merkez olmak üzere devletlerini kurmuşlardı. Hun sözü Türkçede insan, halk anlamına gelmektedir. Hunlarla ilgili ilk bilgiler MÖ IV. Yüzyıla kadar ulaşmaktadır. Bu konuda bulunabilen ilk resmi belge Çin’deki Çu (Chou) hanedanı ile milattan önce 318’de yapılan siyasi anlaşmadır. Bu anlaşmayla birlikte Çinliler üzerindeki Hun baskısı artmış ve Çinliler Kuzeyden gelen Hun baskısını durdurmak amacıyla MÖ 214 yılında ünlü Çin Seddi’ni yapmışlardır.

Hunlara başkentlik yapan ve Türklerce kutsal sayılan Ötüken’in, Oğuz Destanında, Tiyanşan dağları ile Orhun havzası arasında bulunan bölgeye ad olduğu bilinmektedir. Oğuzların egemenliğinde iken Ötüken kenti, önemli kararların alındığı bir merkez idi. Gök Tanrı’ya ve Yer-Sublara kurbanlar burada sunulurdu. Geniş ve gür ağaçların olduğu Ötüken ormanı diğer adıyla Ötüken Yış Göktürkler ve Uygurlarca da kutsal kabul edilmişti. Geleneksel Türk dini içerisinde doğa güçlerine inanma çerçevesinde dağ kültünün yanı sıra orman ve ağaç kültü de önemli bir yer tutmaktadır. Hunlardan sonra Göktürkler ve daha sonra Uygurlarda da Ötüken kutsal bilinmiştir. Etnografik araştırmalar günümüzde Altay kavimlerinde de mukaddes dağ inancının devam ettiğini ve böylece her bir boy ve oymağın kutsal dağının bulunduğunu göstermektedir. Türkler kutsal dağ inanışını göç ettikleri diğer ülkelere ve bu arada Anadolu’ya da taşımışlardır. (bkz: Dağ Kültü)

Ötüken ormanına yabancıların girmesiyle Türk devletinin sona ereceğine inanılırdı. Ötüken, bozkır orduları için bir merkezi üs idi. Burası ayrıca ordular için gereksinimlerinin karşılandığı bir mühimmat odağıydı.

Türük kagan Ötükän yış olursar iltä buŋ yok ‘Türk kağanı Ötüken (ormanlı) dağında oturursa ülkede sıkıntı olmaz’. (Kültigin Yazıtı)

I]duk Ö[tükän] yış bodun bardıg ‘kutsal Ötüken (ormanlı) dağı halkı (sen yurdunu bırakıp) gittin’. (Bilge Kağan Yazıtı)

Görsel: Ötüken Ormanı

Büyük Hun İmparatorluğundan sonra, Türklerin ikinci büyük imparatorluğu olan Göktürk Devletine de Ötüken başkentlik yapmıştır. Çin kaynaklarına göre Göktürkler göçebe hayatı yaşamakla birlikte bir çoğunun topraklarının da olduğu bilinmektedir. Bu topraklar tarla olarak kullanılmakta idi. Örneğin kaynaklar; Kapkan kağanın Çin’den üç yüz bin kile tohumluk darı ve üç bin adet de ziraat aleti istediğinden bahsetmektedir. Ticarete de önem verilmekte idi. Bilge Kağan, Ötüken’de oturup ticaret yapmak suretiyle budunun mutlu olacağına inanıyor ve kendi budununun da böyle yapmasını istiyordu.

Ötüken’in başkentlik ettiği Türk devletlerinden birisi olan Göktürkler, tarih sahnesine Altay dağlarının doğu eteklerinde çıkmıştır. Göktürkler, demircilikle uğraşıyor ve başka halkalara da silah satıyorlardı. Göktürk devletinin kurucusu olan Bumin, Juan-Juan’lara karşı ayaklanan Töleslerin isyanını bastırmada büyük yararlılıklar göstermiş ve kendisini Juan-Juan hükümdarı ile eşit bir seviyede görmüştür. Bu yüzden de hükümdarın kızıyla evlenmek istemiş, bu isteği reddedilince Batı Tabgaç devletinden bir prenses ile evlenmiş ve Tabgaçların desteğini alarak Juan-Juan’lara saldırarak ağır bir yenilgiye uğratmıştır. Bu büyük başarının ardından Bumin, İl-Kağan unvanını alarak Birinci Göktürk devletini 552 yılında kurmuş ve Büyük Hun İmparatorluğunun da başkenti olan Ötüken kentini başkent yapmıştır. Bumin’in o yıl ölmesiyle devletin kuruluşunda onunla birlikte önemli görevler üstlenen İstemi Yabgu, Batı’da başka topraklar ele geçirmeye devam etmiş ve Ötüken’de tahta çıkan Bumin’in oğlu Kolo ve onun da erken ölümü üzerine diğer oğlu Mukan zamanında yani 553 ile 572 tarihleri arasında devlet en kudretli konumuna ulaşmıştır.

Göktürk Devletinin ihtişamlı günleri, Tapo Kağan’ın iç ve dış siyasette yaptığı çeşitli yanlışlıklarla sona ermeye başlamıştır. Devletin batısını idare eden güçlü Türk kağanı İstemi’nin 576 yılında ölmesi ile Göktürkler iyice sarsılmıştır. 581 yılında da Işbara’nın Çin üzerine asker göndermesiyle devlet ikiye bölünmüştür. Doğu ve Batı Göktürk devletleri ikiye ayrılmalarının ardından, 630yılında Doğu Göktürk Devleti, 680 yılında da Batı Göktürk Devleti tarih sahnesinden silinmiştir. Göktürklerin 50 yıllık esaret döneminden sonra Aşina ailesinden gelen Kutlug, beş bin silahlı adam toplamış ve Göktürk veziri Tonyukuk ile beraber Kuzey Çin’e 681 yılında baskın yapmışlardır. Böylece, Gobi çölü ile Orhun ırmağı arasına yerleşmişlerdir. Kendilerine de hedef olarak Türkler için kutsal bölge olan Ötüken’i seçmişlerdir. Baykal gölünün güney-batısında yer alan Ötüken, bu dönemde de çok önemli bir konumda olmuştur. İnekler gölü kıyısında yapılan savaş ile Kutlug komutasındaki Göktürkler 682 yılında Ötüken’e hakim olmuşlardır. Devleti derleyip toplayan anlamına gelen İlteriş unvanını alan Kutlug Kağan, Kuzey’de Köğmen dağlarına, Doğu’da Kerülen ve Onan nehirlerinin yüksek vadilerine, Batı’da Altaylara kadar uzanan alandaki Türk ve diğer boyları hakimiyeti altına almıştır. Böylece İkinci Göktürk Devletini kurmuş ve başkent Ötüken’de yeniden Göktürk bayrağını dalgalandırmıştır. Göktürk Devletinin yıkılışından sonra 745 yılında Ötüken,Uygurların hakimiyetine geçmiştir.

Görüldüğü gibi Ötüken, Türklere sadece stratejik açıdan başkentlik yapmamış, onlara manevi açıdan da güç katan bir konumda olmuştur. Türklerin buraya olan bağlılıkları, onlara en zayıf durumlarında bile yeniden toparlanarak devlet kurma imkanı hazırlamıştır.